27 Mart 2013

yoruldum ama iyiyim

Bugün sabah Facebook'ta dediğim gibi iki konu var birincisi dünden, ikinci dün geceden pişip, bu sabah olgunlaşmış olan. Ayrı ayrı mı yazsam ikisini beraber mi bilemedim, uzun olur ama bence okuyan okur ha? Ne dersiniz çocuklar?

1. Dün işten erken çıktım, bindim arabaya mesaj geldi bi yakınımdan, bloknot meselesini yeni gördüm BENİM DE ADIM YAZILI MI? diye dalga geçiyor, haha yok ama yazıcam dedim.
Şakayla karışık tarafımdan Stichwort'larla tasnif ve tanımlanmak istemediği çok belli. Onun gıyabında başka bir halden bahsetmek istiyorum. Eminim adını blocknote'umda olduğunu söylesem, adı yazılanlara, bundan yoğun bir endişe duyarlar? Neden? Çünkü bana yeterince doğru davranmadıklarını biliyorlar, bana değil, yeterince iyi, yeterince doğru olmadıklarını biliyorlar. Kötü olmak, savruk olmak, bencil olmak, hoyrat olmak, hadsiz olmak çok kolay. Hemen kendimi düşündüm, bu her kim olursa olsun, şu anda benim hakkımdaki düşünceleri ennn çok önemsediğim kişi dese bunu bana dedim, note'umda adın yazılı ve adının karşısında senin kişilik özelliklerini- yokladım kendimi hiç korkmam. Çünkü ne yazacağı çok belli: komik, deli, eğlenceli, zeki, bilgili, kibar, naif, duygusal, sinirli, ne yazabilir ki başka? takıntılı? bazen fazla sert, bazen yakıyor gemileri hiç düşünmüyor gibi görünerek. başka? sevilmeye çok ihtiyacı var? ne yazabilir ki daha başka? sevilmeye çok çok çok ihtiyacı var? ne kadar güzel değil mi, kendini bu kadar doğru ifade edebilmek.
Düşündüm de artımla eksimle, fazlamla noksanımla kimseden çekinmiyorum. İşte gerçek güç bu.- Ahlaksız diyemezler bana, ya da yalancı. En fazla diyebilecekleri fazla doğrucu, insan kırabilecek boyutta. Bu ne büyük bir erdem, ellerimle kazandım ben bunu. Milim milim ellerimle yaptım. Keyfinin her zerresini hak ediyorum.
Ve düşündüm sonra, endişe duyuyorsanız, yukarıdaki gibi daha doğru olmaya çalışın, daha özenli. Doğru olmaya giden yol pek kolay değil, ama orada durmak kolay. Çünkü orada endişe yok.

Kimsenin gözünün yaşına bakmadığım günlerdeyim, kendiminkine bile.

Bu sabaha gelelim mi?
Yataktan çıktığımda tıpkı geçen sabahki gibiydim. Twitter'da sayıp sövdüğüm gibi. Kalkıp baktım ki, bir şeyler hayalimdeki gibi akmadan, bir yerlere takılıyor. Ne nerelere takılıyor anlamak için göz gezdirdiğimde gördüm ki, herkes eski inanç kalıpları, deneyimleri ve korkularıyla hareket ediyor, herkes eski "sevgi" tanımıyla hareket ediyor.
Ben de, benim korkuma aynalık edip, onu büyütmüş bütün eskilerimden nefret ediyordum sabah, hepsini tek tek götlerinden bıçaklamak, kafalarını patlatmak, evlerini başlarına yıkmak istedim. Benim hayatımdaki güzele korku bulaştırdıkları için. Beni savunmada, beni korkan, beni saldıran insan yaptıkları için. O zaman delirip, hepsini dağıtmak istiyorum, ve kendimi en çok da, onlara izin verdiğim için, anneme, onlara izin veren bi Ceren yetiştirdiği için. Kızıp kızabileceğim herkese kızıyorum da, kızgınlığım hiç geçmiyor.
Sonra bunun da bir kurban psikolojisi olduğunu hissediyorum hemen. Hem de hemen. Bu benim meselem diyorum. Ben korkmasaydım, o korku büyümezdi diyorum. Sıçtığımın korkusunun ilk nereden çıktığı çok mu önemli? Kim yapmışsa yapmış. Sürekli onları suçlayarak hiçbir yere varamam. Sorumluluğu elime almam lazım. Korkuyu bırakması en zoru. En zoru, teslim olması. Hem de en olunmaması gerek gibi görünene. Korkudan aklım çıkıyor. Nasıl da büyük bir savaş içindeler. Kimseye inat diye değil ya, gerçekten değil, hiçbiri zerre umrumda değil, onları affetmenin yüceliğini tatmak isteyecek kadar ulu değilim daha. Ben sadece artık iyiyi istiyorum. Ve bunun önündeki her şeyi yakacağıma eminim. Feriştahı gelse, kaldırıp atmaya yeminliyim yolumdan.
Artık Sevgi'nin hüküm sürmesi lazım bu topraklarda, Güven'in, Teslim Oluş'un..
Ben de bilmiyorum diyorum ama ben çok yol aldım, içimdeki cevheri biliyorum. Kullanmak istiyorum, ona kefilim, ona her boyutuyla kefilim.
Arabada demiştim Eda'yla Emre'ye. Oturup, düzenin değişmesini bekleyemeyiz, adım atıp, örnek olmamız lazım.
Korku beni çok korkutuyor, benim yana yana sevmem lazım.
Lan ben Dünya'yı, Eylül'ü sevdiğim gibi sevmeye başlıyorum.
Anlayabiliyor musunuz?
Fikriniz var mı gerçekten?

Kalbimdeki, karşımdaki öyle değerli ki. Onu büyütmeye fırsat istiyorum sadece.
Kalbim aracı olsun istiyorum- sadece. Başka şeyde gözüm yok.
Yemin ederim.
Share/Bookmark

24 Mart 2013

Pazar Sabahı, Bach, Kahve ve Nar.

Sonunda uyudum. Gözümü açar açmaz uyumuş olabileceğime hala inanamıyordum.
Birine söyler gibi kikirdeyerek dedim ki; demek ki kahveyi az tutunca uyunuyormuş.
Hemen Zeynep düştü aklıma. Ona özelden anlatacağıma buradan anlatayım dedim. Biri bileceğine çoğu bilsin istedim.

Ve bi önceki postta riya ve seviyesizlik kelimelerinin beni rahatsız ettiğini hissettim. Yanlış anlamış olduğunuzu bilmenin hissi. Don't get offended demek istedim herkese. Bu sizin olduğunuz yerin tarifinden ziyade, benim Olan'a bakış açımın -eskiden- nasıl iyi olmayan halini göstermek isteyişimdi. Sadece.

Vee gelelim Zeynep'e. Muazzam bir sevgililik gibi düşündüm önce, çünkü Siz anca sevgilinize mental emek harcamayı bilirsiniz*. Genel kanı böyleydi. Ama Zeynep'le what we've been through'yu düşününce -nasıl emek ve anlayış dolu olduğunu hissettim. Ona uymayanı önüne yığdım, o bana kızdı. Biz birbirimizi sevdik. Ben ona çok sinirlendim. Bir hışımla gidip de, açık yüreklilikle ona nasıl sinirlendiğimi söylediğimde, o da belki daha yumuşak konuşabileceğini fark etti. O bana şefkatle yoluma dair endişelerini söylediğinde, ben ona gün be gün kulak astım. İnatçı küçük bi kardeşinin olduğunu biliyordu. Bir mağazanın önünde dolanıp, her şeye saygı göstererek, eğer bir mümkün yolu varsa, onu oldurup, almak istediğimi anlayan, benim anlayamadığımı bana gösterendir Zeynep. İçimdeki mantığı biledikçe, ben onun ayak dirediği, diş bilediği hisleri oldum. Hissin kötü olmadığını gördü Zeynep ve ben mantığın.

Ben Zeynep'le ilgili her şeye ne büyük bi olgunlukla davrandım diye düşündüm kendi payıma böbürlenerek ve hemen dedim neden başkalarıyla yapamadım bunu (hayıflanmaksızın) çünkü 1. bizim sevgimiz çok büyüktü ve 2. Zeynep de/benim kadar/benden de fazla olgundu. Bir gün olsun şüphe ettirmedi bana olan sevgisinden. Bu hayatımın ilk masterpiece ilişkisiydi.

Çoğu mu desem yoksa kimi mi bilmiyorum ama eğer gerçek bir guru değilseniz, sadece sevmek sizi gitmeniz gereken yere götüremiyor. İşte tam o noktada karşıdakinin size o kuş tüyleriyle doldurduğu güven alanına ihtiyacınız var. Güven dolu yola. Sevildiğinizi bildiğiniz anda o yolda ne engebe olursa olsun, karşılıklı rıza olduğu müddetçe, yolunuz ve sonu hep ışık oluyor.

Ve Erdem çocuklar, koşulsuz sevildiğini bilen kişinin, nasıl olsa seviliyorum diye gelip halının ortasına sıçması değil, tam bir hakkaniyetle sevildiği kalbi daha büyük bir özenle sakınmasıydı.

*Ve ne zaman elinizdeki kahve fincanına bile aynı özenle davranabilirsiniz, o zaman o basic kahve fincanı bile sizin Stonehenge'iniz, Duzgin Bawo'nuz, Buddha Heykeliniz olur.

Hayatı güzelliştirin çocuklar. Dünya'ya güzel şeyler verin. İnanın O, elinizi boş bırakmayacaktır.
Share/Bookmark

22 Mart 2013

Haydarpaşa

Bu sabah hafif kırgın uyandım. Dalgın gibi. Ya da durgun diyelim.
Yokuşu çıkarken tam da metro çalışmasının olduğu yerde, yerdeki demir babaların hangisinin arasından geçsem diye karar verirken akmaya başladı.
Bir saniyede: Kendimi yalnız hissediyordum, fiziksel olarak. Ki normalde ben yalnız değil sadece tek başına hissederdim. Ve tek başınalıktan büyük de bir haz duyardım. Çünkü siz kimdiniz ki size ihtiyaç duyayım ben? Mental, ruhsal yeterliliğim o kadar yüksek ki, sizin riyalı ve seviyesiz fiziksel varlıklarınıza öyle çok da ihtiyacım yoktu. Belki birkaç haftada bir hava almak istediğimde aracı oluyordunuz.
Çünkü ben en sevdiklerimle zaten sürekli irtibattaydım, çünkü dolu bir telefon konuşması sizin sevgililerinizle haftanın yarısından çoğunu beraber geçirmenizden çok daha evlaydı.
-Ama hala kalbimi boş hissediyorum. Artık sizin bildiğiniz gibi boş değil, şekli oluştu, içi dolmuyor.-

Artık duymuyorum. Artık fiziksel sevmeyi de yüceltiyorum. Yan yana olmayı, konuşmayı gülmeyi, sürekli dokunmama gerek yok ama elimi uzattığımda orada olacaklarını bileyim istiyorum. Başımı da koyabileyim.
Yıllarca fiziksellikten nasıl bu kadar uzak olmuş olmamı hala anlayamıyorum.

Artık insanı sevmeyi öğrenmeye başladım ve nereye akıtacağımı sanki bilemiyorum ya da bildiğime akıtamıyorum.

Zeynep'le diz dize oturmak istiyorum. Ve ona şımarırken, başımı göğsüyle omzunun arasına koymaya benim hakkım var. O da ben de çok iyi hissedeceğiz. Zeynep'in sevgisinden hiç şüphe etmiyorum ve Zeynep de benim ona sevgimden. Peki neden göremedim onu diyorum. Hafifçe, hakkım olanı alamamış gibi hissediyorum. Kurban psikolojisi tehlikelidir Ceren, bunu sen iyi biliyorsun. Az daha git bakalım altından ne çıkacak.
O arada soldan fısıldıyorlar bana, Zeynep'in son iki gelişi hep başkaları içindi, birinde azıcık gördüm, birinde göremedim bile.
Karşımdakinden sürekli hakkaniyet bekliyorum. Diyorum ki, en çok ve en doğru seven kazansın ve ben Zeynep'i, zaman ayırdığı herkesten çok daha fazla ve çok daha iyi seviyorum peki o zaman onu gören neden onlar?
Zeynep'i görmemek onlara koymaz ama ben onun eksikliğini hissediyorum.

Evet, karşımdakinden sürekli hakkaniyet bekliyorum ama asla ağzımı açmıyorum. Sevmediklerime karşı kendi önceliklerimi koruyabilirken, konu sevdiklerim olduğunda her türlü değil kapris, ihtiyaçlarımı bile göz ardı ediyorum. Diyorum ki; Zeynep önce işlerini halletsin, ailesini memnun etsin, ona sorun çıkaracak kız arkadaşlarını görsün, ennn keyif verici bütün aktivitelerini halletsin ve en son en son vakti kalırsa da bana gelsin. Sevdiklerime hiç yük olmak istemiyorum. Ama bunları onlara da söylemediğimi fark ettim.
Peki söylemezsem nasıl bileceklerdi ki? Zeynep müneccim miydi? Zeynep aradığında, ben Nişantaşı'nda yemek yiyorsam, spora gidiyorsam, kuaföre randevu alıyorsam, ona o kadar ihtiyaç duyduğumu nasıl tahmin etsin?

Bunları söylersem ne yaparlar bilmiyorum, bence seven alışır ve yer açar.
Sanki bi gar, gar kalabalık. Ben kalabalığın içinde, biraz geri planda, kafamda hale, izliyor ve uzaktan destek veriyormuşum-sevdiklerimin hayatını izliyormuşum.
Sanki şimdi kalabalıktan öne çıkıyormuşum, insani deneyimim pek fazla değil.
Elimdem tutarlarsa bu işi alasıyla kotarırız gibime geliyor.

Hayata karışmaya kararım var.
Fiilen.
Share/Bookmark

19 Mart 2013

Björk, Sibel Can, Kays, Erkek Güzelliği ve İlahi Sevgi

he's the beautifullest, fragilest, still strong
dark and divine

Lütfen siz okurken fonda dönsün.


Emreler hala Entaş'ta oturuyordu, üçlü koltukta, sırtımız denize doğru. İkimiz de okuldan gelmişiz formayla ve yorgunuz. Hipnotize olmuş bir şekilde klibi izliyorum. O zamanlar henüz Björk sevmiyorum, sanırım Emre de. O Blind Guardian ben Sibel Can. Ama ne güzel anlaşıyoruz. Ben o zamanlar tahinli çörek de sevmiyorum ama o bacaklarımı yumruklayarak gönderiyor Özdilek'e.

Şimdi vapurdayım. O zaman gittiğim yere gidiyorum. Lineer zamanı pek kestiremiyorum ama 10'dan çok, 15'ten az yıl geçtiğini biliyorum.
Sanki şöyle sağ tarafımda olageliyor gibi geliyor ve SBF'deki Siyasi Düşünceler Tarihi'ndeki İsevi zaman anlayışına nasıl vurulduğumu hatırlıyorum. Doğru olan ve beni o yola sokan her şey dönüp baktığımda parıl parıl parlıyor.
Tanrının önünde dün bugün gelecek hep şu an olmaktadır mıydı?

İlk mini-moleskine'ım maalesef evde.

İş takvimimi nasıl hava durumuna göre tuttuğumdan size bahsettiysem de, kendi çok uzun olmasa da içi dopdolu hayatımı aşk'a göre tasniflemiş olmama gülüyorum. Gülmek derken seviyorum.
O kadar yıl önce dinlediğim şarkının bana şimdi ifade etmesi, her şeyin zamanının nasıl da güzel oturduğunu hissettiriyor.
Ben kendimi ne güzel yapmışım diyorum. Bu ne istediğini bilen, hayatın getirdiklerini kabul eden, istediğini en yürekten ifade edebilirken, istemediğinden kendini zerafetle ayırabilen ne güzel bir kadın olmuşum ben. Bana emeği geçenlere en sevdikleri tatlıları alarak, bugün tek tek kapılarını çalmak istiyorum.
Camdan dışarı, Sarayburnu'nda çok yukarıdan uçan kuşlarda, şu ana kadar olduramadığım sandıklarımın ne güzel olamadıklarını görüyorum. (
Ama) tek tek nasıl yüceltilmeleri gerektiğini, beni nasıl da tam da buraya getirdiklerini. Şu ana- bana ne de güzel uymadıklarını. Hepimizin nasıl da güzel bir takım olduğunu görüyorum. Bikaç ay önce sayfaları çevirirken, gelmek istediğim o noktaya, acaba var mı? Ve bana nasip olur mu dediğim o en sisli noktaya nasıl da güzel geldiğimi görüyorum.

Nasıl yolum tekrar buraya döndü, en ince işleyişini bilemesem de genel olarak kestirebiliyorum. Bu ilahi düzen karşısında insanın başı dönüyor, tapınmak değil bu. Kendimden bir üstte olanlara tapınmıyorum. Saygıyla seviyorum.
Bundan sonraki adımımın ne olduğunu ise çok iyi biliyorum.

Share/Bookmark

17 Mart 2013

Kızkardeşlerim, yer açın.

Bugün sanki biraz romantik Pazar.
Çok insana çokça şeyler yazdım. Bence sıra küçük kardeşim üzerinden bir durum analizi yapmaya geldi.
Natacha Atlas, onun da seveceği The Knife'a geçiyor.
Türküye sempatisi var ama İbrahim Tatlıses'i sevmek zorunda kalacak.

Her zaman ablalar değil, bazen de küçük kardeşler size öğretir. Mesela Sevgi'yi -eğer almaya gönüllüyseniz. Ve gene mesela, küçük kardeşler, size keyifle; "Ben demiştim.." diyeceğe değil kalbini açmak, fiziksel olarak bile yakın durmamanız gerektiğini öğretir. Ne olursa olsun yanında olmak istediklerini her an yeniden hissettirirler, gerçek Tanrı'nın, ebeveynin, sevgilinin tutumu gibi- senin hep en iyi olmanı isterler ama asla zorlamaz, hep bir adım çaprazınızda, çünkü düşersen ilk o koşacak, sevinçle yükselirsen bir kahkaha o ekleyecek- kulağı hep tetikte. o düşünecek seninle, o alacak fazlalığı üstünden, o koyacak eksiği sen daha ihtimalleri düşünmeye başlamadan önce.
Sen ilerle, önden git ve yoluna ışık tut diye bilinmezde her tökezlediğinde sana cesaret verecek- yolun yol, olacak, hadi bakalım diyecek.
Hep buradayım ben, kafanı sen nereye çevirirsen tam orada.

Bir de üstüne mis kokuyor ki.

Bu sabah annemle hayatımıza gelişini bize getirdiği çayla kutladık.
Ailemize küçük bir kız çocuğu (daha) geldi. Ona evlat, bana bir kardeş.
Adını biz koymadık ama adı da güzel.
Kalbimizi yumuşatıyor, hem seviyor ve seviliyor.
Herkesin ihtiyacı tastamam da buyken; bu hayatımızda olabildiğince hem en gündelik, hem de en kutsalımız
Hayattaki en narin, en temel, en doğal ve bir o kadar en ihtimam ve uzmanlık isteyen konusu
Çünkü unutmuştuk
Şimdilerde biz bunu yapıyoruz, deneyimleyerek -oluyoruz.
Share/Bookmark

12 Mart 2013

dikkat: yazı edebiyat ihtiva etmez

Lemurya ve Atlantis hikayleri bir kenara

İlk kim başlattı, istemediği olandan zerafetle kendini ayırmak yerine, riyayla uzak kalmaya çalışmayı? İlk kim başlattı birini, bilmem ne olursan seni daha çok severim diye korkutmayı? Kim kimi korkuttu da ilk böyle herkes tirtir titriyor üstümdeki perde düşer diye? Perde düşer ve beni sevmezler diye. Fakat kimse ağzını açıp da beni sev demiyor, bilmiyorlar ki, en gaddarının bile yelkenlerinin suya ineceğini- ya sana kalbini açıp neden seni seni istediğin gibi sevemeyeceğini anlatır ya da bence kalbinin gül bahçesinin anahtarını bile vermez, koşa koşa açar ve buyur eder.
Nasıl anlaşılmıyor ki asıl o maskelerle sevilmiyoruz. Ah bu uyduruk maske lafı ama ne kadar da doğru..

İnsanlar sadece sevilmek değil, hem de doya doya sevmek istiyorlar.
Herkesin istediği buyken, neden kimsenin buna ihtiyacı yokmuş gibi canavarlaşmalar
O acziyet aslında o kadar güçlü ki
Öyle her babayiğidin harcı değil. O acziyet o kadar güçlü ki, kimsenin buna cesareti yok.
Fakat benim var.
Yanımda gelecek olanla ilgilenmiyorum-
fakat pek tabii gönlümden geçenler var, ayak uydurmalarını istediğim

28'ime 2 ay kala kalanları da bırakıyorum, tam da olduğum yere
pek parlak görünmüyorlar ama tek tek teşekkür etmem lazım, buraya gelmeme aracı oldukları için.

Bunu daha önceden dediğimi biliyorum.
ama ben önden gidiyorum çocuklar

Ben size, duymak istediklerinizi değil,
ve ben O'na duymayı beklemediklerini söylemeye gidiyorum.

İsteyenin bir yüzü,
anlamayan ise henüz hazır değildir.
Share/Bookmark