26 Temmuz 2010

artı sonsuz

korkacak hiçbir şey yok
sevginin son bir noktası varsa, ben, o son gün, hep o sonda kalacağım.
yok eğer yoksa
o zaman daha güzel..
her gün daha çok
her gün daha da çok

zaman yanında su gibi
zaman aynı zamanda sonsuz
Share/Bookmark

20 Temmuz 2010

ve iddia ediyorum, bir kadın için en acı şey;
aklı ve gönlü bir yerdeyken,
vücudunun bambaşka bir yerde olup, kendini o başka yeri sevmeye zorlamasıdır.
Share/Bookmark

kesik kuyruklu kediler en yakın arkadaşlarım

daha dallarım çıkıp sertleşmemişti o zamanlar. hiçbir zaman toprak, sana bizim verdiğimizi veremeyecek, dediler. topraklarının zenginliğinden hiç şüphem yoktu ama ben başka yerlerde, tam da istediğim gibi tutunacağımı düşünüyordum. ve kalkıp gittim oradan, sökülmem pek zor olmadı, aceleci ve hoyrattım. kimi parçamı bıraktım orada, daha güzellerinin, daha güçlü ve sağlıklılarının filiz vereceğini, başka köklerle bir olacağını düşünüyordum. inanıyordum.
kimi yerde bir gün kiminde yıllarca durdum.
kimi yerde tutunamadım, kiminden zorla söküp gönderdiler.
kendi isteğimle gittiklerime değil ama gitmek zorunda kalırken, bıraktıklarıma yandım hep.

izin vermiyorlar, yanlarına yaklaşmama, ihtiyacım olan topraklarda kök salmama,
buyur edenler ise çorak ve verimsiz
bazen eğip dallarımı, yanaşıyorum istenmediğim topraklara,
her saniyem tereddüt, misafir gibi yaşamayı istemiyorum oralarda
kendimi bırakıp, büyümekten de korkuyorum,
gönderirler zorla diye.
çıktım şimdilerde ormandan,
şehir merkezinde  gönüllü bir yol kenarı ağacıyım.
yalnız değil ama tek başına
her yanım, en sevmediğim betonlarla kaplı, istesem de salamıyorum pek uzaklara köklerimi,
gelip geçenlere bakıyorum,
uzaktaki ağaçları düşünüyorum bazen.
hırçın çocuklar,
mutsuz erkekler gelip geçerken, koparıyorlar yapraklarımı, bunu neden yaptıklarını bile bilmeden.
Share/Bookmark

18 Temmuz 2010

ben, en çok onu sevdim, bir de muzlu rulo pastanın kenarındaki kuru pandispanyayı.
Share/Bookmark

içim doğu dışım batı

Kendi özünü bilmeyen, bunu kötü bir şey sanıp onu anlamadan yüz çeviren o küçük Batı manyaklarına ne çok acıyorum bilseniz.
Doğu'nun doluluğu, ruhani tarafı ve Batı'nın aydınlanmışlığını al, yoğur bir kapta ve işte karşında yüreği hissetmekten ısınmış, seven ama kendine olduğu kadar başkalarına da hassas, düşünen bireyler... Ah keşke bunlarla dolu olsa tüm yeryüzü...
Evet, Batı'nın dakik trenlerini, gelişmiş metro ağlarını, etrafını taciz etmeyen insanlarını, seküler yapısını, düzenini seviyorum, çoğu zaman üzerinde durduğum bu toprakları bırakıp oralara gitme planları da yapıyorum ama biliyorum ki ister Alaska'ya gideyim, ister yabancılaşmaktan buz tutan Oslo'ya, yüreğim buralı, yüreğim Fuzulî ile aynı dili konuşuyor:

Hayal ile tesellidir gönül meyl-i visal etmez
Gönülden taşra bir yar olduğun aşık hayal etmez

Ve dilim bazen Zeki Müren mırıldanıyor: Söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye

Derdine çare bulunmasından korkan insanların torunlarıyız...
Share/Bookmark

14 Temmuz 2010

zaman eksi an

insan her gün yeni bir şey öğreniyor.
kahve, hayatımın kilit kelimelerinden
pişirilip, fincana konmuş kahve, yudumlanmak üzere fincan bekliyor.
Beklemekten üstü hafif buğulanmış.
Kulbundan tutup fincanın ağzıma doğru getirdiğimde şaşa kalıp, kokunun bilindikliğini fark ettim.
Çok iyi biliyorum ben bunu, bilemediğim bir yerden.
iki yudum arası belli bir zaman vardır. yuttuğun yudumu hissetme, keyfini yaşama ve etkisi geçtiğinde, vardığında midene, bir diğerine yeltenme,
yaklaşık 30 saniye
sırası geldiğinde ikinci yudumun, bulamadım aradığımı.
işin sırrı ilk kokudaymış.
kahve kotamın bugünlük dolmuş olmasına rağmen,
kandırabilirsem kendimi,
görmemesini sağlayabilirsem içtiğimi yatmadan tekrar istiyorum.

bir burun çekişi kadar kısa.
dolu.

Anladım nedenini.
Sonra anlamsız geldi, bütün eski içişler.

Gene gülümsedim arkama yaslanıp hınzırlığına,
tüm evrenle kurduğu bu işbirliğine,
kokusunu, tadını ödünç verip tüm dünyaya bana her yerde kendini hatırlatmasına
bu sefer biraz burkuldu içim
hayatta en sevdiğim zaman aralığı bu küçük anlar ama
tüm zamandan bunları çıkardığımda koskoca bir boşluk kalıyor, işte tam  böyle
Share/Bookmark

12 Temmuz 2010

harika bir devr-i daim

Burada yalnız doğruluk var, bu yüzden de doğru değil...


Öyle birini tanıyorum ki, ona ne sorarsanız sorun her şeye verecek "mantıklı" bir cevabı var. Söyledikleri doğru mu doğru ama ortada bir yanlışlık var.
Kendimi savunamıyorum karşısında, tek diyebildiğim, bu işlerin bu kadar basit olmadığını hissetmem.
Hissetmek mi? Ona göre o da kimyasal, x hormonu gelip kaslarımıza yapışıyor ve o anda adrenalin...
Bir dakika demek istiyorum. Dur orada.
Sen erkeksin, hiç kadın olmadın ve bunun ne olduğunu bilemezsin.
Aynı anda 40 tilki dolaşır kafamızda ve kırkının da kuyruğu değmez birbirine. Her türlü problemi ve daha problem haline gelmemiş durumları, iyileri, kötüleri, değerlendirip, çözüm bulacak şekilde dizayn edilmişiz biz. Bu iş bu kadar kolay olsaydı, biz zaten alt edebilirdik.
Hissi dünyayı görmezden gelmek, sayfanın okuyamadığın yarısını, kim bilir belki daha da fazlasını kapatıp, yok saymak değil mi? Sadece anlayabildiğin kısmı var saymak? Onu doğru bilmek? Ama gelin görün ki, ben kendi kısmımı pek anlatamıyorum.
İstemek demek istiyorum, istemek safi kadına özgü bir olgudur.
Sevdiğin adamı istemekle, o tezgahtarlara tam anlatamadığın, hayali çerçeveleri olan ayakkabıyı istemenin, o ikisini de bulamadığında gelen yıkımın tamamen aynı olduklarını; kadın olmanın zaferler ve yenilgilerden oluştuğunu, her ulaşamadığımızda kendimizi yerlerde hissetsek de, bunun kadınlığa ait bir his olduğunu bildiğimizden, tadına vara vara yaşadığımızı söylemek istiyorum.
Pür heyecanız biz, saf duygu, bunlar beraber pompalanıyor parmak uçlarımıza, tek tek her hücreyi dolaşıp, yeniden kalbimize... Harika bir devr-i daim bu.
Ve bu işin kimya-fizik-biyolojiyle yakından uzaktan ilgisi yok.
Tıbbın daha keşfedemediği minicik bir organ var göğüs kafesimizde.
En çok nereni beğeniyor deseler, işte oramı derim.
En çok oramı beğeniyorum ve pozitif bilimlere burun kıvırıyorum.
Share/Bookmark

5 Temmuz 2010

hangisi haklı?

Balzac mı?


Çocuklarımı sizin kadar sevmedim, çünkü her büyük sevgi, borçlu olduğumuz öbür sevgilerden çalınır, onların zararına olmak üzere büyür.



Márquez mi?

Florentino Ariza, daha önce birkaç kez başına gelen ama bilincine varmadığı bir şey öğrendi ondan; insanın, tümü için de aynı acıyı çekerek, hiçbirine ihanet etmeksizin birkaç kişiye birden aşık olabileceğini.


Yazısı peşinden geldi.

Bir yanım çok bencil,
fakat gönlüm geniş.
Tam yılını hatırlamıyorum ama 14-16 yaşlarımdaydım sanırım. Benim canım arkadaşlarımdan biri,biyoloji amfisinde yanımda oturuken, Franny dedi, sen ne güzel seviyorsun. Birini seviyorsun, sonra ona olan sevgin hiç azalmadan, üzerine başka birini de seviyorsun. Bu harika bir şey olsa gerek, ben hep, sadece tek bir kişi sevebiliyorum. Küçüktüm daha, sevme yetimi kurcalamamış, derinine inip, kendimi yoklamamıştım ama gözlerim parladı. Taa o zamanlardan, sevmeyi seviyordum.
Ben biliyorum ki, x'e olan sevgim, y'ye olanı hiç azaltmıyor, hepsini ayrı yerlerde, aynı anda, doyura doyura sevebiliyorum. Hepsi birbirinden farklı, hepsi ayrı güzel, hepsi ayrı zor...
Ben Márquez'im.


Sevme işinde etkenden edilgene geçtiğimde ise dostum Balzac oluyor. Bir erkeğin ilgisini bölüşmek akıl almaz, kabul edilemez ve imkansız... Kimse beni aksine inandıramaz.
İnat değil bu, keşke inansam.
Ama bildiğim erkek sevgisi bu değil.
Benim bildiğim babamınki,
ve hepsinin onun suçu olduğu.
Bu kadar çok sevilmek; Franny eğer çorapla yatmışsa, ayakları ısınmıştır, elektriğini atamaz, kabus görür ve derin uyuyamaz diye dertlenip, gecenin köründe uykusundan kalkan baba.. Herkesin beni böyle sevmesini bekliyorum,
senin gibi uykumdan kaldırıp, susadın mı diye sormalarını
BEN HİÇ SU İÇMEM! diye bağırıyorum ortalarda, belki biri "iç" der diye.
Share/Bookmark

1 Temmuz 2010

kanaması sadece kendi yanında duran yaralar açıyor
Share/Bookmark