27 Temmuz 2009

görünmeyeni varsaymaktan, görünenin farkına varmaya

haylidir susuşum ruhsal dinginliğimden.
sarkaç sağa ve sola hızlı geliş gidişler yapmayı bıraktı -- ağırlık merkezinden çok ve ani uzaklaşmıyor.
hislerimi öldürmedim, hayır hepsi hâlâ çok derin, hepsi hâlâ çok kuvvetliler, sadece garip bir şekilde itaatkâr olma yoluna girdiler, aklıma sadık bir uşak gibi.
son zamanlarda şahit olduklarım, kanımı donduruyor.
üzülüyorum, güzel insanlara. kendi hesabıma bencilce seviniyorum, binlerce şükran sunuyorum, mart ayından beri beni bu sürece sokan her şeye.
ben sabahları değil geceleri yenileniyorum. gün içinde gördüklerimle eğitiyorum kendimi. itiraf edemediklerime kulak veriyorum. cezalar veriyorum, her taşkın hareketime; gaddar bir üvey annenin, yaramaz çocuğa veremeyeceğinden daha ağır cezalar. ödüllerim de var fakat, kendimi göklere çıkardığım. halimden ve yerimden mutlak bir memnuniyet kaplıyor o zaman, yeri göğü, göğüs kafesimi.
vücudumun yarısına kadar geldi, eski derim soyuluyor üstümden. daha çok hamım, daha çok çiğ. ama bunun farkında bile olmak ve bu yolda attığım adımlar bile şu anda yetiyor bana.
yalanla aramdaki anlaşmayı tek taraflı feshediyorum,
siz değilsiniz kastettiğim.
kendime söylemekten vazgeçiyorum.
belki-lerimi rafa kaldırıyorum.
ve her edime bulduğum kılıflarımı yırtıp atıyorum.
Share/Bookmark

24 Temmuz 2009

devotio moderna

daha adı konmamış hislerim var.
hiçbirinizin şu ana kadar hissetmeye vakıf olamadığı.
başlıklar altında toplayıp, basitleştirmek değil asla isteğim. tarif etmeye çabalayıp, size bunları anlaşılır kılmaya çalışmak ise hiç değil.
anlatmasına ben anlatırım ama,
siz anlayamazsınız.
ve zaten siz anlarsanız,
onların hiçbir değeri kalmaz.
Share/Bookmark

21 Temmuz 2009

aynı göğün altındayız

zaman; rüyadaki zamanlardan, ne gündüz ne gece. vücudum ve zihnim, aracın içindeki havaya alışmış. adımımı dışarı atıyorum. ah bu yaz mevsimindeki tatlı uzun yolculuklar.. hava umduğumdan sıcak. bacaklarım oturmaktan gerilmiş.
şehrin yerlileri, kendilerinden emin, en gündelik oturuşlarıyla. ben meraklı, her halim yabancı. bu şehirde yaşamak nasıl bir his olabilir onu tahayyül etmeye çalışıyorum, gözlerim oraya ait berber, kasap dükkanlarını arıyor. onlara girip çıkanlar, aksanları ve şakalaşmaları, tozlu taşra yolları, eski moda tabelalar.. bunlardır benim hoşuma giden.
teş başına yolculuk çok hoş. fakat bazen kalemin kağıda yazdıklarını, ben de anlayan bir cana anlatmak istiyorum. bazen. o bazenlerde isteklerim kuvvetleniyor. eskiden böyle zamanlarda iletişim araçlarına sarılan elim yerini gözlerime bıraktı. onlar uzaklarda bir bulut kestiriyor kendine ve öylece kurmaya çalışıyor bu bir nevi post modern komünikasyonu. çok mu metafizik? ben daha faxı, değil kablosuzunu, kablolu telefonun işleyişini bile anlamıyorken, bulut onlara nazaran en akla yakını- akla ve bize, en yakını.
gözün en derin, en tatlı dalma anında, çekip alıyorum artık onları oralardan, reel gündelik yaşama. ve bu konuda kulaklarımdan yardım alıyorum. var olması hayal edilen ideali değil, etraftan gelenlerle ilgilileniyorlar; birkaç basit cümle, en popülerinden biraz müzik.
böylesi şimdilik daha güzel.
hepimiz için daha iyi.
Share/Bookmark

7 Temmuz 2009

tadına varmak için

bugün gene denizotobüsünden en son indim. bu işi nasıl beceriyorum derken, bana yıllar önce kurulmuş cümleler geldi aklıma. 2 ayrı eski erkek arkadaş- sevgili demek istemem onlara, çünkü içimdeki bu sevgiyle karşılaştırdığımda şimdi, günebakan tarlasında, kof bir çekirdek tanesi kadardırlar- aynı şeyi sormuşlardı. nasıl başarıyorsun en son inmeyi diye? çok sevdikleri için mi hemen kavuşmak istiyorlardı yoksa beklemek zorlarına gidecek kadar az mı seviyorlardı bilmiyorum. zaten de umursamıyorum. umursanacak bir tarafları yok, şimdilerde isimleri ağzımda birer sıfat -dünyadaki basitlik ve aptallıkları betimlemede kullandığım.
fakat garip zamanlarda hiç özlem duymadan eskileri hatırlamak değişik bir histir. bazen düşünürüm, acaba ben onların aklına nasıl geliyorum diye. hayır bu işte duygusallık sıfır. sadece merak ederim.
başkalarını ezerek, ayaklarına basarak ilerlemekten nefret eden ben, anlamsız deniz aracından inerken ne diye itip kakayım kimseleri. yol veririm isteyene. önümden geçerken ona bir telaş kondururum, kimi randevusuna geç kalmamaya çalışır, kimi çocuğuna yemek yetiştirmeye. neden bu kadar acele ettiklerini anlamam ama. gündelik işlere ancak, başkalarını inceleyerek katlanır insan, çekilir hale getirir. fakat onlar birbirlerini hiç anlamaya çalışmazlar.
hayatların birbirlerine dokunuşunu severim ben. birinin diğerinin aklından geçmesini.
biri var, iskelede beni beklerken görmek istediğim.
denizotobüsünden inip, hemen -sırf yüzünü değil, elini, saçını görmek istediğim.
fakat eminim onun için bile erken inmem. hatta elimden gelse, en son inen benden de sonra inerim.
beklesin, beklerken düşünsün. hiç garipsemesin yerini, pişmanlığın zerresi geçmesin aklının köşesinden. oradan başka hiçbir yerde olmak istemesin.
o da görmek istesin, en az benim istediğim kadar.
o zaman minik kalbim pırpır atardı.
ve ben adımlarımı daha da ağırdan alırdım,
ona giden yolun keyfine daha çok varabilmek için.

herkes farklılıklarına rağmen aynı,
bir tek o, aynılığımızdan dolayı farklı.
Share/Bookmark