28 Haziran 2009

he loves me as he loved jacob

bugün çok gündelik, çok basit, çok başka bir şey yaparken farkettim;
bu işin neden kursağımda kaldığını.
en son onu ziyarete gitme sebebim; sadece şükranlarımı iletmekti -o maksatla gitmek istemiştim.
fakat kapıdan girip de onunla konuşmaya başladığımda;
evet ilk olarak ona teşekkür ettim, fakat sonra şımardım.
şımarıp dizmeye başladım isteklerimi.
madem bunu yaptı diye düşündüm içimden, o zaman demek ki devam edecek, beni memnun etmeye -ki belki de edecekti. fakat beni o kadar doymaz görünce, pişman oldu galiba. pişman oldu ve vazgeçti bana dair planlarından. ben oradayken, bunu bana hissetirmedi. yanından ayrıldığımda -kendimden ve olacaklardan emindim
fakat ondan edindiğim; burnuma güzel bir fiske oldu.
ve ben kıçüstü oturdum, daha da yükseleceğimi sandığım sırada.

biraz biraz kızsam da burnu büyüklüğüme-çünkü yarı yolda kalmamın tek sebebi buydu- son zamanların yeni hediyesi, güzel bir motto-hayata dair- kısa günün kârı kaldı cebime.
ve şimdi tekrar özür diliyorum, son seferdeki zihin dağınıklığım için, fakat bilmesi lazım ki, bu benim değil, beraberimde gelen arkadaşımın suçuydu.
en kısa zamanda, yanına gelip, zihnimi bütün pisliklerden temizleyip, sadece ona adayacağım -her neyim varsa
birkaç yoğun dakika
ve bu bize yetecek.
ruhum zaten yanında,
ayaklarım ise daha sık uğrayacak.
Share/Bookmark

nakka

mutfaktan ritmik çıtırtılar geliyor, kulağımı kabartıp ne olduğunu anlamaya çalıştım.
camın açık olduğunu bildiğimden çok telaşlanmadım. fakat hala sesin ne olduğunu tam anlayamadığımdan, gündüz olmasına rağmen hafifçe korkarak, mutfağa adım attım.
insan evde yalnızken korkar.
ben insanlardan daha çok korkarım.
sağı solu ürkek bakışlarımla kontrol ederken anladım tedirgin edici sesin nereden geldiğini. sabah pastaneden alınan yavan croissantın kağıdı, camdan esen rüzgarla hışırdıyor.
açık cama biraz daha yaklaştım gayr-ı ihtiyari.
büyük şehirde yaşıyorum ve büyük şehirler güzel kokmazlar.
fakat bu sefer biraz daha koklama isteği duydum
çünkü garip geldi duyduğum burnuma.
biraz daha doldurdum ciğerime havayı. anlayamadım
tatlı baharatlı şekerli hamur,
çiçek,
bal,
o?
kokusu nasıl buralara gelebilir diye düşündüğüm an, anladım rüzgarla croissantı nasıl muzırca işbirliğine ortak ettiğini.
güldüm, arkamı döndüm.
croissantla rüzgar da mutlu, kıkırdamaları çalındı kulağıma
rüzgar muvaffak edasıyla, geldiği gibi çıktı açık camdan, muhtemelen sana haber vermeye dönüyor;
korkup, şaşırıp ve ardından nasıl memnun kaldığımı anlatacak.
Share/Bookmark

22 Haziran 2009

lobotomi

başım ağrıyor.
ışığı kapatıp, perdeyi sonuna kadar çekip, yatağıma giriyorum.
uyursam ağrım geçer, uyursam düşünmem. küçüklüğümden beri en sevdiğim uyku pozisyonu, yatağın sadece 1/10'ni kaplıyorum. alnımı yaslıyorum soğuk duvara, başım yanıyor. soğuk kâr etmiyor.
ayaklarım buz. yorgana sarıp sarmalıyorum, havayla temasını kesersem, ısınır sanıyorum. ama tecrübeyle sabittir, geçmedikçe o çorap o ayağa-ısınmaz.
ısındığı vakitler de olmuştu diyorum. ama o zaman.. Hayır. hayır lütfen hiçbir şey düşünmemek istiyorum. hiçbir şey hiçbir şey hiçbir şey.. kırık plak gibi tekrar ediyorum, melodi katıyorum bir de söylerken, lütfen sadece uyumak istiyorum. bu muhasebe kısmını geçip, direkt uykuya dalamaz mıyım? evet keşke yapmasaydım, keşke o kadar gülmeseydim, keşke anlatmasaydım..
son pişmanlık fayda etmiyor. kapanmıyor zihnim, binlerce devirli alman malı makineler gibi, teklemeden, sürekli..
kalkıp yerimden, satın alırken sırtımı sıvazlayıp, güzel kızım, hep gülsün güzel yüzün deyip, binbir itinayla koluma taktığı bilekliği taksam geri, galiba onu çıkardım diye böyle oldu. ya da anneciğimin kolyesini. artık çok geç.
zayıflığıma imrenen arkadaşlarımı düşünüyorum. keşke benim de fazlalıklarım onlar gibi vücudumun farklı yerlerinde toplanmış olsaydı, ama bu birkaç yüz gramlık şey mahvediyor beni.
onların diyet listeleri var uyacakları ve egzersizleri, yaparlarsa kurtulacakları. fakat ya benim?
vücudumun gizli bölmelerinde çok acil durumlarda kullanılmak üzere biraz enerji saklı olmalı ki, fişek gibi fırladım yerimden.
annemleri uyandırmak istemeden, bir kağıda yazıyorum. birkaç cümle sadece, hiçbir edebi değeri olmayan, prosedür gereği cümleler. altına bir imza. ve katlayıp eşofmanımla karnım arasına yerleştiriyorum, ucu dışarıda kalacak şekilde. görülebilsinler diye.
ve dikiş kutusundan bir yorgan iğnesi alıyorum. küçükken sol elimin 3 parmağını birbirine kırmızı iplikle dikmiştim ama artık kırmızıyı sevmiyorum, tenime uygun bir renk seçip, dudaklarımı sıkı sıkı dikiyorum birbirine. canım yanmıyor hiç, keşke biraz acısa, sadece iğnenin etimi delişi, ilerleyişi ve çıkışını hissediyorum. sonuna da bir kördüğüm. imza gibi.
ağız tamam.
zor zamanlar için ayırdığım başka bir şey daha var ki, o da küçük bir naylon poşette biraz çimento. biraz su ısıtıyorum ve azar azar ekliyorum. harcım, kıvama geliyor. 2 çift farklı modelde teflon kabım var. biri küp biri küre. ben küpü seçiyorum. küp çizmesini öğrendiğim gün, kendimi çok yetenkli sanmıştım fakat hâlâ güzel bir küre çizemiyorum. o yüzden küp.
son defa hissediyorum kaşığı elimde. su ısıtıcısının sapını elliyorum, son defa. ileride yapamayacaklarımı düşünüyorum da; amma çok-ama istediğim bu. harcı kaplara eşit pay ediyorum. ve o arada harç donmadan hemen babamın buzdolabında saklamayı tercih ettiği en kuvvetlisinden japon yapıştırıcısından her göze 2şer damla. hafifçe yanıyor gözlerim ve evet dondu.
parmaklarımı son kez bir gerip, yumruk yapıyorum ardından ve o halde harcın içine koyup bekliyorum. biraz beklemem gerekiyor. donduğuna kanaat getirince, teflon kaptan kolayca çekiyorum ellerimi.
ve şimdi eller de tamam, gözler de.
sokağa çıkıyorum. sabaha karşı hava soğuk, ayaklarım daha da üşüyor, ağlamaya başlıyorum. sadece üşüyen ayaklarıma. göz yaşlarım yol bulamıyor kendilerine ve burnumdan akmaya başlıyorlar, t-shirtümün koluna siliyorum.
hastanede gerzek bir hemşire karşılıyor beni, korkup halimden doktoru çağırıyor.
doktor tatlı, göremiyorum ama tatlı. ve çok üzülüyor sanki halime. üzülme demek istiyorum, ben istiyorum böyle olmasını ama biraz hırıltı çıkıyor, dikili dudaklarımdan. alıyor kağıdı karnımdan. peki diyor madem böyle istedin.
ameliyathaneye götürüyorlar beni.
bu koku, eldivenler, hazırlıklar her şey bana çok tanıdık. fakat bu sefer bayıltmıyorlar. bu ameliyat uyanık yapılıyormuş. acımıyor hiç canım. doktor, şefkatle sarıyor kafamı.
hastanenin en güzel odalarından olduğunu iddia ettiği birine götürüyor. ruhumu okuyor sanki, yatağı pencerenin kenarına çekiyor. gülümseyip, memnuniyetimi göstermek istiyorum fakat hiç pay bırakmadan dikmişim, etlerim geriliyor, gülümseyemiyorum.
biraz burada kalabilir miyim, gitmek istediğim hiçbir yer yok diye geçirirken içimden. bu doktor galiba benim içimi okuyor. istediğin kadar kal. kimse seni rahatsız edemez diyor ve çıkıyor odadan.
hafif oturur vaziyette uzanıyorum yatağa.
başımın ağrısı geçmiş fakat ayaklarım hâlâ soğuk. başarması hayli zor oluyor ama evden çıkmadan cebime sokuşturduğum en çirkin çoraplarımı giyiyorum.
şimdi uyuyabilirim.
ziyaretçi kabul etmiyorum.
Share/Bookmark

21 Haziran 2009

müjdeler veriyorum

yalan söylüyorum
iliğime, kemiğime kadar yalan
bazen adımlarım ağırlaşmaya başlıyor,
karşımızdaki sokaktan yürürken-yoldan kaldırıma çıkamıyorum.
birer beton kütlesine dönmüşler
değil kaldırmak, süremiyorum bile peşimden.
çöküyorum kaldırıma
gülüyorum
gülüp
yeni yalanlar düşünüyorum.

ola ki kendimi bir gün ele verirsem
kolaylık olsun diye size
arkamdan söylenecek tonlarca şarkı bırakıyorum
Share/Bookmark

20 Haziran 2009

"alışılmamışı arzulayan onun kibiriydi -ve- kendisi gerçeğe ait olmadığı halde gerçekle çok ilgiliydi"

bu biraz uzun olacak hissediyorum.
fonda brenda lee, zihnimi toparlamaya çalışıyorum.
daha önce söyledim mi bilemiyorum ama ben onu ilk gördüğüm anda sevmiştim. ortak arkadaşımızın evinde karşılaştığımızda (bundan sonra bahsetmemiz gerekirse ona ahmet diyeceğim), yatağın üstünde oturuyordu, bense hareketli ofis sandalyesinde ve konu oraya nasıl geldi hiç hatırlayamıyorum ama ben gene mızmızlanıyordum herhalde..
bileklerim çok ince dedim, öylesi daha güzel dedi, öyle olduğunu aslında ben de biliyordum, kasten yapmadım ama her halde gayr-ı ihtiyarı bir dürtüyle duymak istediklerimi söylettim ona, ve sonra pantolonumun paçalarını biraz yukarı çekerek gösterdim kışın ortasında bronzluktan eser kalmamış ayak bileklerimi.
"güzel," dedi.
bazen böyle olur. bir paragraf dolusu cümle tek kelimeye sığar ve o karşı karşıya durduğumuz saniyede hissettim, bu işte bir iş olduğunu.
şimdilerde evlendirme programlarında adına elektrik diyorlar fakat elektrik hoş bir şey değil, çarpar ve uzaklaştırır. bu biz yüz yüzeyken ikimizin de arkamızdan kuvvetle gelen okyanus dalgası gibi, sanki itiyor birbirimize doğru fakat mukavemetliyiz, ayaklarımız yere sağlam basıyor-direniyoruz. o da istedi mi bilmiyorum ama ben istedim ki; ortak arkadaş ahmet o anda bir parmak şıklatmamla -keşke ortadan kaybolabilseydi.
zaten ikisini aynı odada gördüğüm anda şaşırmıştım. nasıl ahmet'in arkadaşı olabildiğine, çünkü ahmet salaktı- kimseyi rencide etmek istemem ama o salaktı. belki o da benim için aynı şeyi düşündü-onun yanında ne işi var diye. bilemiyorum ben de- ne işim vardıysa artık? ama fena da olmadı hani, yoksa hiç karşılaşamazdık, bu yüzden ahmete zaman zaman müteşekkir hissederim kendimi.
ona yakıştıramadığım başka kimseler de oluyor, başka hareketler. arkadaşlık sitesi deyince kulağa komik geliyor ama isim vermek huyum değil. işte oradaki bütün resimlerini ezbere biliyorum, kimle nereye gitmiş, nerede neler yapmış. imrenmiyorum hiçbirine, inceliyorum sadece. beraber vakit geçirdiği bazı insanları, başka yerlerden tanıyorum, o zaman da anlamıyorum, çünkü hepsini bilemem ama onların da çoğu salak, tıpkı ahmet gibi.
yanlarında mutlu görünüp, vaktinin çoğunu onlarla geçirdiğine bakıp, sakın bir yanılgıya düşmeyin. ben hiç düşmedim. çünkü bunu sadece ben görebiliyorum -ki bütün o resimlerde, eğlencelerde, içkilerde, yolculuklarda hep bir eksiklik var. yaralı bir durum değil bu, kırgın değil bir şeye. sadece eksik bir şey, puzzle'ın o eksik parçasını kaybetmiş. arıyor. ne kadar gülerse gülsün o resimlerde, neyin eksik olduğunu da bilemiyor,
belki de hayattaki en büyük problemi bu.
işte onu ilk görüp, içimin kaynadığında hissetmiştim, o garip tarafını ve içimin kaynamasının nedeni, içindeki bu bulamadığı huzursuzluğun sesine, eline yansımış olmasıydı. o zamanlar daha kibarlığı elden bırakmamıştı, bu halini o yanıyla dengelemeye çalışıyordu. ve o anda anlamıştım, eksik parçanın bende olduğunu, o daha bilmiyor, söylemedim bunu.
"I just... Thought you looked sad. I like sad men."

sanıyorum ki o zamanlar, yaşı şimdikinden daha genç olduğu için, kafasını bu duruma yoruyordu, bazen hırçınlık yapıyordu bu bünyesinde, kızıyordu önüne gelene, bazen de hafifçe küsüyordu, sonra eve gidip kendini dolabına kitliyordu. ben de küçükken kitlerdim kendimi dolaba, şimdilerdeyse kilitli banyoda iyi hissediyorum kendimi, ayak derim küvette buruşmuş, işte buralara yazdığım hatta yazamadığım saçmalıkta şeyler üşüşüyor beynime, sohbet ediyorum kendimle, bazen onunla; o gün başıma gelenleri anlatıyorum. beni dinlemeyi seviyor çünkü biliyorum.
her neyse bugün konu ben değil o.
ve sonra zamanla iyice büyüdü. baktı böyle ömür geçmez. önünde iki yol var; ya ömür boyu dolaplarda saklanacak ya da koyverecek. o ikincisini seçmiş- bütün bunları ben yokken yapmış, buralarda olsaydım kesinlikle müdahale ederdim. bırakmış aramayı bu işin nedenini. aman demiş neyse ne, sonra da daha çok vermiş kendini, kendine yakışmayan garipliklere ya da hiç doldurulamayacağını sanıp boşluğunu, ümidini kesmiş.
bu tatlı üzüntüsü, kırılganlığı yerini kendine erkekçe bir güvene bırakmış. güven, umursamazlık ve hissiyattan el etek çekme durumu bu. bakmış yakışıklı, kızlar zaten etrafında, birini alıp birini bırakmış, kötü bir maksatla değil, dedim ya aslında içi hep iyi diye o sadece deniyormuş.
denemiş hep, aramış.
ve o kızların bir teki bile anlamamış, yaşadığı bu değişimi-söylememe gerek yok her halde yeni o'nu daha çok sevmişler. benim sevmediğim ne varsa, onlar onu seviyor.
hepsi toplanıp tüm kuvvetleriyle öpseler acaba, benim burada, tam burada, bilgisayarın başında hissettiklerimi-hissettiklerini, hissedebilirler mi?
bence hayır.
bazen düşünüyorum, gidip kapısını çalsam, elimde tek bir puzzle parçası. bir teklifte bulunsam, bu parçaya karşı ben de eski halini istesem ondan, çok zor olmasa gerek, çünkü geri kalanlarına bu haliyle devam edebilir. ona hiç karışmam hatta işime bile gelir.

sesi kadar hassasiyet bekliyorum ondan, dünyaya karşı yaptığı tüm edimlerden. bir kızın bir erkekten hatta bir insanın bir insandan bekleyebileceği en zor şey bu biliyorum. belki korkaklığının ana nedenlerinden biri de bu, başaramayacağını sanıyor- her ne kadar tüm resimlerde burnu havada çıksa da-
fakat bu ne inat ve nasıl bir karşı geliş; Ben öyle olacak diyorsam, tersi nasıl düşünülebilir.
gözlerimde değişik bir yeti, kimsenin göremediği ışığını görebiliyorum- son zamanlarda yaymaktan imtina ettiği ışığını.
kendini aksine inandırmaya çalışsa ve bu konuda aynı yöndeki davranışlarını sürekli ve tutarlı hareketlerle desteklemeye çalışsa da ve siz bunu kabul etseniz, size kabul ettirmiş olsa da beni buna inandıramaz.
o iyi ve sevecen
kibar ve tatlı.
çabuk zedelenen bir tarafı var ve bu kendini bazen üzüntü, bazen de sinir olarak su yüzüne çıkarıyor, bunu biliyorum, o zaten ayrı konu ama benim zaten kavga ettiğimize dair de senaryolarım var.. yumuşak karnını iyi biliyorum, nasıl sakinleştirilir onu da çok iyi biliyorum, nedir asıl duymak istedikleri, onlar sadece benim dimağımda. o yüzden boşuna beklemesin, ne kadar iyi vakit geçirdiğini sansa da başkalarıyla, istediklerini duyamayışı onlardan ve bu yüzden içinde bir şeylerin kırılışı/sinirlenişi, hep böyle eksik kalacağını sanışı bir şeylerin..
o hep beklenilen karşı edimler-cümleler 6 küsur milyarlık dünyada sadece bir yerde saklı.
sihir mi bu ne bilmiyorum. ama sadece bilen benim.

tom waits'ken bu justin halini
içime sindiremiyorum.

brenda lee yerini farjad'a bırakmış. sözler zihnimi dağıtıyor.
Share/Bookmark

18 Haziran 2009

manufactured in the netherlands

hangi zamanda yazmam gerektiğini bilmiyorum. çünkü daha yaşanmadı ama tamı tamına böyle yaşanacak.
nerede buluşalım diyecek, yahudi sermayeli amerikan kahve zincirlerinin evime yakın olanında diyeceğim. çok zamandır orada pek oturmayı tercih etmesem de bunu seçmemim 1-2 nedeni var. ama evime yakın olması bunlardan biri değil. aynı sırada peşpeşe olanlardan en çok onu seviyorum çünkü.
genelde erken hazırlandığım için ya da belki o gün başka bir yerde işim olduğu için erken gideceğim, buluşma saatinden en az bir 20 dakika önce. ve benim her zaman çantamda bir kitap, birkaç defter -farklı boylarda, farklı işlevleri olan- ve birsürü de kalem olur.
kitabımın arasında bir sayfa, daha sonra incilime geçirilmek üzere, sayfa numaraları belli alıntılar.
20 dakikanın ancak 5inde tam bir konsantrasyon sağlayabileceğim. eğer kitap çok sevdiklerimdense aynı bölümleri evde tekrar okumam gerekecek, çünkü aklım onda. nasıl göründüğümü pek fazla umursamıyorum, saçlarım az da olsa yapılmaya çalışılmış, biraz makyaj, üstümde sevdiğim t-shirt de varsa, gerisi çok önemli değil, bunlar yeter kendimi rahat-iyi hissetmeme. karşımdaki çok anormal değilse, geri kalanını ben halledebilirim.
çok uzaktan gördüm geldiğini, minik kalbim çarpmaya başladı. özdenetimimi elde tutmaya çalışırken, görmezlikten geldim. yolunu bekliyormuş gibi gözükmek- fazla olur diye düşündüm. kafamı kitabıma biraz daha eğdim. yanıma ulaşmak için yakınlardaki başka masanın sandalyelerini kenara iterken, kaldırdım kafamı;
gülümsedim.
gülümsedi.
sandığım gibi dişleri güzelmiş. ağzına yakışıyor.
geç mi kaldım gibi bir şeyler geveledi ama çok da dinlemiyordum
ben hep erken gelirim,.. gelirimin son heceleri ağzımda kayboldu,
çünkü bu aralar kafayı bozduğum kişisel gelişim uzmanları diyor ki, onu çok önemsiyormuş gibi göstermeyin.
aman dedim neyse, battı balık yan gider..
bazı zamanlar böyle oluyor, asla hükmedemiyorum ağız kaslarıma, sürekli gülme pozisyonundalar. kahkaha atmak istiyorum, en sevdiğim okul arkadaşımla ki -kendisi minik bir dudu tanesidir güldüğümüz ne kadar zırva varsa aklıma doluşuyor, ciddi şeyler düşünmeye çalışıyorum; adalet partisi, darbeler, XVI. Louis.. olmuyor.. baktım hala oturmuyor, hatta hafifçe kapıya doğru seyirtiyor, içeri girmek için.
dışarıda oturuyoruz biz çünkü, hava güzel ve o sigara içiyor.
içecek bir şeyler alacağım, sen de ister misin diyor.. bu planımı bozacak.
fırlıyorum ayağa, elimde cüzdanım, lütfen otur sen, ben ısmarlamak istiyorum.
pek anlam veremiyor tabii, kapıdan beraber girip, beraber ısmarlarken istediklerimizi, ben ödemeye çalışsam neyse de, bu biraz garip kaçtı.
birkaç kere daha ısrar edince, peki diyor o da kibarlığından kabul ediyor.
kibarlık dediysem kafanızda yanlış bir tahayyüle mahal vermeyeyim,
-o sadece kibar görünenlerden olduğunun iddiasında-bu konuda hemfikir değiliz.-
ve söylüyor ne istediğini..
otomatik kapı açılıp, kasaya doğru ilerlediğimde mutluyum, kahvesini nasıl sevdiğini bilmenin mutluluğu, birazdan hangi şekeri ne kadar kullandığını da öğreneceğim, bir daha unutmamak üzere.
sonra da en sevdiklerimden birinin kafasını şişirken bahsedeceğim, aradan istediği kadar zaman geçmiş olursa olsun; "şu gün şu ay şu yılda, x kahvesini az şekerli içtiğini öğrenmiştim."
ben tarihleri hiç unutmam;
mesela 6 mayıs 2007 bunlardan biri.
insanların küçük alışkanlıklarını seviyorum, bazen onlardan daha çok.
planın 1. aşaması tamamlandı şimdi 2. kısım;
genç barista elinde kalın uçlu asetat kalemi, kendi kadar kibar bir gülümsemeyle adımı sordu;
Franny dedim. el yazısından dolayı baş harfim pek gerçeğine benzemese de, gene de güzel.
ben burada beklerken, biliyorum ki o kitabıma bakacak, ayraç hangi sayfada, kaça gelmişim. içindeki kağıdı da görecek. biraz tereddüt etse de, sayfalardan birine bakıp, sevdiğim cümleyi okuyacak. biraz yalnız kalsın eşyalarımla, el yazımı görsün, defterime göz atsın.
Franny hanım, dediler ve aldım kahvemi-kahvesini, yanına gittim,
verdim, tadına baktı.
sohbet etmeye başladık
hemen değil ama bir süre sonra gördü bardağın üstündeki adımı.
gene gülümsedi
Franny dedi.
adımı seviyormuş
öyle söyledi.
Share/Bookmark

5.de sonuncu

çok sevdiğim bir arkadaşım cep telefonuma mesaj attı; en kötü parmak hangisi diye ve iki seçenek sundu bana;
biri serçe diğeri baş parmak.
ikisi de değil dedim ben de.
serçe, adı bile yeter en kötü olmamak için hem miniktir, hem zarif. en kırılganı aralarında
diğeri de "baş"parmak. o olmasa, elin bir hiç, en fazla sigara içebilirsin, o da sadece tutabilirsin, ne yakabilir ne de silkebilirsin.
bunlar bu iki parmağın neden kötü olmadığına dairdi, kötü olansa; yüzük parmağı.
o da şaşırdı bunu duyduğuna ama öyle.
nedenine gelince;
tek başına var olamayan, hareket edemeyen, maddi değeri olan süse meraklı olmasıdır onu kötü yapan.
tıpkı kafasının içi boş, içini süsleyemediğinden, sadece dışıyla uğraşan, ruhsal eğitimi sıfır -koca bir sıfır- yanında onu yönlendiren ve her türlü ihtiyacını karşılayıp onu var edebilecek bir erkek olmadan bir hiç olan kadınlar gibi.
bunu bilirsiniz, bu beyinsiz yüzük parmağını tek başına hareket ettirebilmek çok zordur, hareket kabiliyeti kısıtlı, yanındaki parmaklara yapışıktır adeta.
ve yüzük ister
hem süs hem statü için
toplumsal baskıları sırtında hissedip, bunun için didinir
ama yıkmak için değil, bunun bir neferi olup en şaşaalı haliyle devam ettirmek için.
en pahalısını edinmektir hayattaki tek amacı.
bazı kültürlerde sırası değişse de; bizde, önce sağda sonra solda.
o yüzüğü taksan bir dert, takmasan başka türlü.
tam da bu sebeplerden dolayı;
kendi kendine var olabilene kadar
ben bu estetik düşkününü 5 çeşit parmağın sonuncusu seçiyorum
Share/Bookmark

16 Haziran 2009

mental retardasyon/onlar ki size asıl yakışanlardır

elimi sürmedim daha bir kişisel gelişim kitabına ama bu özenmedim de demek değil.
isteklerin gerçekleşsin, erkekleri köpek etme sanatı, insan nasıl yönetilir, vs..
özden bu işlere karşı olduğum için, hem ahlaki hem manen ve de edebiyat açısından birer hiç oldukları için, popüler kültürün posası oldukları, milyarlarca insanı aynı kefeye koydukları için- ki zaten okuyanlar da kendilerini o kefeye koymaya meraklılardandır
ben-orada olamam,
nefesim kesilir, boğulurum.
okuyamam.

ama işe yarıyor mu bazılarında
yarıyor ve onlar bana çekici mi geliyor?
o, onlardan iyice hatmetmiş mi?
bu kitapları okuyunca böyle mi olunuyor,
hep kontrollü hep cool
gösterip vermemek mi öğretiliyor? verme ki elindekini bir şey sansınlar.
çünkü sen de dahil herkes biliyor ki;
elindeki basit
elindeki özelliksiz
ama ah bu insanoğlu
görmeyince ve de edinemeyince
ne tatlı sanıyor kendinde olmayanı.

raflarda bir tane gözüme kestirdim,
kitaplığıma hiç yakışmayacak-gerekirse okuduktan sonra yakacağım
ama bir tane alacağım.
bileceğim ama gene de uygulamayacağım.
uygulamayacağım ama anlayacağım;
basit ilişkilerini nasıl yürüttüklerini.
çünkü ben hislerimi kontrol etmeyi sevmem- ucuz numaralarla kimseyi etkilemeyi de.
önce hisseder sonra da isterim
bol bol söylerim
seven buyurur gelir
sevmeyeneyse istanbul sokaklarını gösteriyorum; akın sokaklara
oralarda istediklerinizi bulursunuz;
kokoloji uzmanı
ağzı açık ayran budalaları
onlar kaslı kollarınıza daha çok yakışacaktır.
Share/Bookmark

13 Haziran 2009

"so i dub thee unforgiven"

sırtıma ihtimam gösteririm ve gösterirler. en az başkaları kadar iyi bilir bunu ve normalde gereken ilgiyi eksik etmez-di.
elin 7 yabancısı bile elimden alırken ağır paketleri, taşımayayım diye, onun bu yaptığı...
hâlâ inanamıyorum.
"Oysa ben, birbirimizden hiç ayrılmayacağımıza dair bir anlaşma yaptık sanmıştım."
zımni bir anlaşma, binlerce yıllık bir teamüldür bu, aksi yönde hareket edilemez ki.
söz verdik sanmıştım, söz verdi, bu mutlak güven demekti. ve ben arkamda durduğuna inanmıştım. kendimi geriye doğru bırakınca, tutacak-tı, ben irili ufaklı taş/kaya parçalarına düşmeden.
boşlukta süzülür gibi, gözlerimi yumup, bıraktım kendimi.
tek hissettiğim kesik bir acı, omurgamda kısa bir yanma. bu kadar.
sonra ne elimi oynatabildim, ne ayağımı. o anda anladım, omuriliğimin paramparça olduğunu ve herkesin malumudur; omurilik felcinin geri dönüşü yoktur. ve pek tabii ben buna değil de, beni tutmamış olmamasına inandıramıyordum kendimi.
sonra, elimi tutup, yaralarımı sarmaya başladılar. tam o anda, kimseye belli etmeden, dışını yiyip, içindeki oyuncağı çoktan yapmış olduğum sürpriz yumurtanın turuncu plastik kutusuna alıp bir yaramı koydum. kutunun ağzını sıkıca kapadım ki, hava almasın. hava almasın ki, ne daha fazla çürüsün ne de iyileşsin. olduğu gibi kalsın, kalsın ki çoğu zaman sözlerime itaat etmeyen yumruk büyüklüğündeki uzvuma durup durup hatırlatabileyim-onun bize yaptıklarını. beynim bu minik itaatsizi nasıl tehdit etmiş bilmem ama son zamanlarda bu konuda onu iyi dinliyor. plastik yumurtayı alıp safra kesemle, pankreasım arasında bir boşluğa yerleştirdim. ve izin verdim beni iyileştirmelerine.
mucize inananındır ve ben kalktım ayağa, yaklaşık 2 senemi aldı.

ve şimdi hiç utanmadan, hiç mi hiç sıkılmadan, ona güvenmemi bekliyor benden, onu sevdiğime inandığı için güvenebileceğimi de sanıyor.
fakat ben onu affedemem. bu gerçeği bilmesi lazım.
sevmek ayrı ama
affetmek apayrı.
boğaz köprüsüne çıkıp, parmaklıkların öte tarafına geçip-etrafı kameralar, psikoloji eğitimi almış polislerle dolsa ve o polisler seslense; Atlama oğlum! bak Franny de geldi, hem affetmiş seni, öyle değil mi Franny deseler.
üzülürüm haline, tam unutmuşken her şeyi, karın boşluğumda hissederim 2 yıl önce koyduğum yumurtayı, içinde yaram. hatırlarım.
evet, derim, affettim-çoktan diye de eklerim sonuna, sen kendini iyi hisset diye.
ama sen o zaman bile inanma bana,
affettim desem bile
affetmem
içim elvermez
affedemem.
Share/Bookmark

7 Haziran 2009

ne sana ne bana, suyuna çorba yaptığımız tavuğa yazık

canının çorba istediğini söyleyip, benden rica etti, ona en sevdiği mercimek çorbasından pişirmemi.
neden benden istediğini pek anlamadım. yapacak tonla başka işim olmasına rağmen, gene de zevkle kabul ettim.
kollarımı sıvayıp, giriştim işe.
en özenli halimle hazırladım her şeyi. gören bunu bir ayin, bir tapınma sanabilirdi- sevdiklerimi memnun etmeyi çok severim. bunu bilen bilir.
çorba olmaya yakınken, seslendim ismini içeri doğru;
......
Hadi gel, hazır.
Adı ağzıma çok yakışıyor.
Geldiiim dedi, o da. başka bir işe daldığı sesinden belliydi. umursamadım ama bu durumu.
kalbim tatlı tatlı çarpmaya başladı;
az sonra buraya gelecek diye.
en sevdiğim kaselere dizerken, mis gibi kokan çorbayı; Hadiii dedim.
Sesim sevecen, sesim ümitliydi. Gerçi buna ümit demek yanlış olabilir, çünkü ümidi zaten olmayacağını sandığımız bir şey için besleriz-ben aksini aklıma bile getirmemiştim ki.
Tamam dedi o da tekrar.
o sesi kim duysa, geleceğinden emin olurdu.
yani bu sefer ben abartmıyorum.
gelecek sandım,
hem de bir an bile şüpheye düşmeden.
Çünkü biz küçükken de böyleydi, anneni ne kadar bağırtırsan bağırt, en sonunda giderdin ve annen de biraz söylendikten sonra, gene severdi seni.
ben de gene sevecektim.
bekledim.
gelmedi.
kalan bulaşıkları yıkadım
baharat kavanozlarını yeniden düzenledim
gelmedi.
çağırmadım daha da.
ne tek başıma oturup içmeye ne de mercimek çorbasına ondan daha çok bayılıp, müteşekkir olabileceklere vermeye gönlüm razı olmadı.
kızıp dökemedim de.
soğudu
katılaştı
ben ona genelde kızmam
sadece anlayamam
anlayamadım
beni neden sürekli kandırmak istediğini
anlayamadım
Share/Bookmark

6 Haziran 2009

i find no peace and all my war is done

Share/Bookmark

4 Haziran 2009

alaim-i sema

başıma ne geliyorsa, deniz otobüsünde geliyor.
tenha bir saate denk geldiğim için, cam kenarına oturdum. maksadım; kimseye yer vermeden- kalkıp/oturma sıkıntısı çekmeden, camdan sakince dışarı bakıp, kulağımda müziğim, son günlerin heyecan verici gelişmelerinin hayalini kurmaktı.
beni tanıyan herkes iyi bilir, gökyüzünün nimetlerini çok severim, hele de güzelliğini bize nadiren bahşeden gökkuşağını.
o kadar ki, benzin istasyonunun yanına konuşlanmış ilkokulumda, yola dökülmüş benzinin, güneşin altında garip bir şekilde renkten renge dönüşünü bile o sanırdım, sadece bana göründüğüne inanırken-kendimi hep özel hissederdim. beraberce lastik atladığımız arkadaşlarıma tek kelime söylemeden hissederdim hepsini, korkardım zira; onlar da görebiliyorsa eğer diye..
işte dün de böyle oldu.
kafamı hafifçe sola çevirdiğimde, denizin üstünde bizimle/benimle beraber gelen bir gökkuşağı gördüm. otobüsle beraber gelen telgraf teli-otoban çizgisi gibi.
normalde asla yapmayacağım realist bir hareketle, deniz otobüsünün tepesine bakmaya çalıştım, bir şeyden mi yansıyor diye. ilk hatam buydu-varlığından şüphe etmek. ilk buna darıldığını sonradan anladım. fakat hayır! benim için gelmiş, bana eşlik ediyordu.
böyle şeyler çok kırılgan olur, çok alıngan.
şüpheden hiç hoşlanmazlar-şüphe, naifliklerinin en büyük katilidir.
tıpkı alex ve aimee gibi.
fakat ben bir an boş bulunup sürekli açık, ana iktidar partisinin aleni propagandasını yapan, çirkin seslerin geldiği televizyona verdim ilgimi. sandığınızdan çok daha kısaydı.
geri döndüğümde ise çoktan gitmişti.
muhtemelen beni cezalandırdı.
kim bilir, onu daha çok sevdiğini sandığı başka birine yollandı tüm edasıyla, güzel yüzünü göstermek için.
hâlâ öğrenememiş olmalı ki,
kimse
fakat hiç kimse, onu, benim sevdiğimden
daha çok,
benim sevdiğimden
daha güzel
sevemez.
bunu farkettiğinde bana geri dönecek.
ve benim sevgim "diğerleri"ninki gibi olmadığndan;
onu en tatlı en içten gülümsememle
kabul edeceğim.
sonra isterse tekrar gitsin.
Nasıl olsa, yeri benim yanım.
O, bunu çok iyi biliyor.

Sanki onunla doğmuşum gibi doğal olarak avucuma yuvalanmış. Dengesi ve teması kusursuz. Birkaç saniye düşündükten sonra, artık benim olduğuna karar verdim.

Share/Bookmark