29 Mart 2009

"now come and meet me on the sunny road"

6 mart
arkadaşım masadan kalkar kalkmaz, bu mevsimde pek rastlanmayacak derecede şiddetli bir güneş çıktı.
tam sırtımdan doğru saçtı ışıklarını ama yanlış anlamaya mahal vermek istemem; tüm yeryüzüne değil, sadece benim masama ve masada tek olduğum düşünülürse sadece bana.
sırtım-kulaklarım tatlı tatlı ısındı.
ben seni hep gece daha çok severdim ama farkettim ki, güne de çok yakışıyorsun.
Share/Bookmark

24 Mart 2009

üfledikçe insansın||strindberg-kazancakis

"Oyunlarımdaki karakterler medeniyetin geçmişteki ve bugünkü aşamalarından, kitaplardan ve gazetelerden alınma insanlık parçalarının bileşimidir; tıpkı insan ruhu gibi pırtı ve çaputtan dokunmuştur."

"İnsanın ruhu sırf çamurdur; işlenmiş, hala kabakıyım doğranmış becerilere sahip yontulmamış bir çamurdur ve temiz, sağlam olan hiçbir şeyi farkedemez; eğer yapabilseydi bunu; bu ayrılış ne kadar başka olurdu!"

ve

"İnsanoğlunun yüreği kurttan bir yumaktır. Bu yumağa da üfle Efendimiz, üfle de hepsini birer kelebek yap."

efendilerden medet ummayı bırakıp, dönüp biraz yüreklerinize üfleyin siz de.
Share/Bookmark

17 Mart 2009

sakla samanı gelir zamanı

bugün deniz otobüsünden inerken-mini asma köprüden, dolgu iskeleye adımımı attığım lahzada vazgeçmiş bulundum. bütün hücrelerimde hissettim bu vazgeçişi. sanıldığının aksine bugün hiç de mutsuz değildim. değildim çünkü uyanmak üzereyken rüyamda kendimi;kucağımda dev bir ördekle gördüm. ve rüyasında rüya analizi yapabilen bir insan olarak, bunu hayra yordum.
evet, mutsuz değildim-sonrasında da mutsuz olmadım.
eve döndükten bir süre sonra, artık yapmam gereken gündelik işlerimi halledip, kafa gezdireceğim dakikalara girmişken, eskileri sakladığım kutuya bir göz attım. tam olarak amacım ne yöndeydi hiç bilmiyorum ama şöyle bir tahminde bulunmam gerekirse; galiba tatlı-sevecen bir şeyler bulmayı planlamıştım. ama maalesef aradıklarımdan pek kalmamış, her halde uzun zaman zarfı boyunca ben, nadiren bağışladığın en tatlı gülümsemelerini-birkaç sevgi sözcüğünü bozdurup bozdurup harcamışım. elimde umarsız, hoyrat birkaç söz öbeği kalmış. tekrar tekrar baktım. zira mütehassısı olduğum alan; satır araları ve noktalama işaretleridir. sevgisini aleni gösterme meylinde olmayanların bile en içten yakınlıklarını buralarda anlarım. 2. bir maalesef ama onlardan da pek kalmamış.
çoraplarımıza ve diş fırçalarımıza da bakacaktım ama zaman kaybı olacağı düşüncesiyle, kapadım kutuyu, virgülde kendini ele vermemiş içtenlik, kendini baklava desenli bir çorapta asla gösteremezdi.
kahvemi yapmak üzere mutfağa yollanırken, tekrar sorguladım kendimi ama yok hayır müsrif bir insan değilim ben.
çok zorda kalmış olmasam, bozdurmazdım onları.
Share/Bookmark

13 Mart 2009

dört mevsim

sabaha karşı beni uyandırdı, yanıma gelmek istiyormuş, buyur dedim.
biraz sohbet ettik. uyumamız lazım, dedim. geç oldu birkaç saat sonra uyanıp-evden çıkacağız.
zor uyanırım ben dedi. uyanıdırabilirim, dedim.
uyudu. ben uyanık kaldım.
zamanı geldiği halde ben hala karar veremezken, insan en güzel hangi müzikle uyandırılır diye; aklıma küçükken arı taklidi yapıp salonda fır döndüğüm "bahar" geldi.
çaldım.
gözlerini tatlı tatlı kırpıştırdı. gülümsedi.
bu kadar kolay uyandı. hiç huysuzluk etmeden. sevecenlikle.
sonrasında anlatılacak bir şey yok. birer otobüse binip, farklı istikametlere ayrıldık.
şimdi beni düşünüp, onu aramamı bekliyor.
arayacağım. o bunu hakediyor.
Share/Bookmark

orman-cadı-üvey anne

"-Dinlemiyorum!
+Hayır! Dinleyeceksin! Öyle bir dinleyeceksin ki!
-Duymadım!
+Duydun!
-İstersen sor, duymadım!
+Yarın duymuş olma bakalım!"

bu okuyup okuyup gülmek içindi.
okuyup okuyup şaşırmak içinse;

*"güneş vurdu ve çiçekler kuşa dönüştü."
ya da
*"evet beyler! bugünkü oturumu açıyorum. konumuz: aşk!"
Share/Bookmark

9 Mart 2009

bakmayı bıraktım-tam oraya, masanın üzerine

değişik bir kızdı-diğerlerinden hayli değişik. bizi terk edip gittiğini parkelerin gıcırtısından anladım. bu sefer ciddiydi galiba.
rujla yazsa sığmayacağına kanaat getirmiş ki, arkadaşımın bizde unuttuğu bordo dudak kalemiyle girişteki aynaya şunları yazmış;

'hep o kitaplar, filmler yüzünden. içinden geldiği gibi davranınca mutlu olan insanlar, daha geç kalmamışken, kaçırmamışken talihi yakalamaya çalışanlar.
acaba gerçek hayatı "farklı" addedenler mi haklı?
onun için mi böyle yaptıkça kendine dolanan benim?
fazla hisseden bu kalbe sahip olmak mı lanetim?
dünyada az sayıda mı varız biz peki? Neslimiz tükenmek üzere mi? onlardan biri mi ancak mutlu edecek beni?
kafamdaki zırvaların, günlük hayatımı bu denli etkilemesi benim suçum mu? karşı koyabilir miyim?
Eğer bunu becerebilirsem, o zaman o böceklere de karşı koyabilirim.
ufacık şeylerden medet ummak zorunda kalmadan, gerçek somutluklarla mutlu olabilmek.
gerçek hayatta.
ama artık dur demenin vakti geldi
her şeye; saçımı kestirmemekle başlıyorum.
devamı çorap söküğü gibi gelecek.
inanıyorum. '
Share/Bookmark

7 Mart 2009

nazım-epikuros= 2250 yıl ve yeni yetme 'de Botton'

"yandığımı
el-âleme belli etmeden yanamam!
Dostlar
'Olmaz!' demeyin,
'Olmaz!' demeyin boşuna.
Sapından kopacak armut
değil bu
armut değil bu,
yaralı olsa da düşmez dalından;
bu yürek
bu yürek benzemez serçe kuşuna
serçe kuşuna!
"



"Eğer kimse bizim varolduğumuzu görmüyorsa varolamayız; söylediklerimizi kimse
anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı yok demektir."

Share/Bookmark

5 Mart 2009

glüh-birne

bu Almanların işine akıl ermiyor doğrusu.
siz siz olun ama siyaseten doğrucu olmayın bence. gelişmekte olan falan değil, düpedüz geri kalmış ama pek mutlu sosyalist ülkenin birinde bir armut ailesi varmış. Fakat aile olmaları bile, aralarında zihnen bir birlik sağlamalarına yetmiyormuş. biliriz bunu, birçok ailede olur, değişik fraksiyonlara, farklı ideolojilere mütemayil fertler--(bkz. sessiz ev)
ailenin ufağı, en minik armut, ki kendisi çoktan buluğa ermiştir-yetinemiyormuş haliyle, hakir görüyormuş ailesini, armutluklarıyla yetindikleri için. Ah bu küçük kardeşler!
Armut ağabey, armut olmanın güzelliklerini anlatıyormuş ona.. "dünyanın belli bir düzeni var, biz de aralarından en tatlılarıyla muvazzafız. insanlar bizi seviyor, canları çekiyor, alıyorlar, yiyorlar.. arada yolumuzun bir kısmı kanalizasyondan geçse de gene sonunda geldiğimiz yere Toprak Ana'ya dönüyoruz. üzerimizde çiçekler açıyor. aşıklar sevdikleriyle beraber üzerimize uzanmak için hayaller kuruyorlar. bununla mutlu olmalısın"
ama maalesef; na to kafa, na to mermer.. mutlu olamamış armut kardeş.
ne yapıp ne edip, bir şekilde Almanya'ya ulaşmış. düzenli, temiz Almanya sokaklarında şaşkın şaşkın dolaşırken mutluymuş; medeniyet bu demiş. her şey dakik, her şey ölçülü.
fakat biliriz ki, istedikleri kadar ülkenin yerlileri gibi giyinsinler; turistler tek bir bakışla ele verirler yabancılıklarını. armut da bunu fazlasıyla belli etmiş ki, ülkenin ileri gelen sanayicilerinden birinin çalışanı pek de zorlanmadan kandırıvermiş armutcuğu. tutup kolundan götürmüş fabrikaya.
gözleri kamaşmış bizimkinin devasa canavarlar gibi gürültüyle işleyen makineleri görünce.
öyle bir katakulliye getirmişler ki, gözünü açtığında süpermarketin ampul reyonunda yerini çoktan almışmış. hem de ne acınası bir hal; özelliksiz 60 Watt bir ampul.
haber memlekete tez varmış.
kıyamamış ağabeyi, kurtarmak için küçük kardeşi basmış parayı, almış uçak biletini.--lütfen azımasamayın-o para 1 armut ailesinin ortalama 6 ayda kazandıkları meblağa eş değermiş.
nefes nefese ulaştığında markete, evde patlayan ampullerinin yerine yenisini takmak icin son anda temizlik bölümünden yollarını değiştiren, vasat bir çift olan M. Ailesinin babası H., vasat bir seçimle 60 Wattlık ampulu çoktan kavramış.
Bağırsa da "duuuur!" diye ağabey-armut, sesleri insanlarla aynı frekansta olmadığından-zaten Almanca bile değil, duysa dahi nasıl anlasın H.- pek tesir etmemiş eski armut yeni ampulun hazin sonuna; her ne kadar kapitalist hırslarının yerini çoktan pişmanlığa bırakmış olsa da..
kısa hayatını, hiç umulmadık bir anda patlayana kadar B.str no.11'de geçirecekmiş.

müteessir okurlarımız için çok da mutlu olmasa da farklı bir son daha var.
daha fazla bilgi için lütfen müdüriyete başvurunuz.
sevgiler

Share/Bookmark

sorma neden

dünyanın en mutlu dakikaları bunlar.
Share/Bookmark

4 Mart 2009

"blossoms dress for his sake" - 4. cemre

kavanozdaki haplar azaldıkça günden güne daha çok arttı umudum bahara.
ne kadar soğusa da hava biliyorum; sonuncusunu da içtiğimde, rengahenk çiçekler açacak toprakta, kalbimde çoktan yeşermişlere yarenlik edebilmek için.
koca bir kış daha geçti.
bu son kış.
bir dahaki ne bu kadar soğuk olacak ne de bu kadar uzun.
bir daha hiç kış olmayacak.
olursa sıcak, olursa da hep beraber.
masmavi gökyüzünde güzel beyaz bulutlar.
sırtüstü uzanıp, beraber izleyeceğiz.
seninkilerin rengi de şekli de farklı olabilir.
nasıl istersen sevgilim.
istersen süzülmesinler bile havada,
yanımızda gelsinler, biz nereye gidersek
Share/Bookmark

2 Mart 2009

danem hanım & ali

işte böyle diye bitirdi, geçen gece sevgilisinin ona "yaptıkları"nın özetini. durup elindeki peçeteyle oynadı, başı önde. kaçamak bir bakış gözüme sonra.
ona, -tanıdığım bir kadının aciz bir sahnesini anlattıktan sonra iyice çekinir oldu; 'Ne dersin bundan sonra ne olacak, sence arar mı?' gibi en yakınlarımıza belki onlarca kez sorduğumuz - cevabını aslında çok iyi bildiğimiz ama garip bir saçmalıkla hep zıddını duymak istediğimiz umarsız sorular sormaktan.
kendini daha da kötü hissetmesin diye; Ne düşündüğümü bilmek ister misin? dedim. neredeyse vahşi bir istekle onları duymak istediğini biliyordum fakat ne yazık ki cevap istediği türden değildi:

Bunlar hep "yeteri kadar" sevmemekten kaynaklanıyor dedim.
şayet onu yeteri kadar seviyorsan yani daha çok ya da çok, ağzından çıkanlar sana sıkıntı vermez. hatta kulağını daha çok yaslardın ona, biraz daha duyabilmek için o ahenkli seslerden. çok da anlamlı olmalarını beklemezdin; ondan çıkması yeter hatta artardı bile. seslerin geldiği yolu severdin. ses tellerini.
ses telleri hakkında gerekli/gereksiz bilgiler edinirdin. sırf onun güzel vücuduna dair daha çok şey bilebilmek için.
işte bunlar hep yeteri kadar sevmemekten kaynaklanıyor.
az sevmekten.
hiç
sevmemekten.
Share/Bookmark

1 Mart 2009

being cared is the most heart warming feeling

her gün evden çıkmadan aynaya bakarım, kalabalığa karışmadan son bir tam bakış. önce tek tek saç-makyaj-kıyafetler teker teker gözden geçirilir, sonra, her şeyden emin olunca, en hızlısından birkaç tane, baştan aşağı. sokakta yürürken, başkalarının bakacağı uzunlukta. acaba akıllarında kalan ne olur o gün diye merak ederim. bugün yeşil montlu kız mıyım, yoksa pembe çizmeli mi?
ama işte o gün aceleden unutuverdim bakmayı.
sevdiğim kaldırımlara özenle park etmiş arabalar da yoktu bugün nedense. bir gariplik olduğunu farkettim.- ben arabaları herkesten farklı bir amaçla kullanırım. boyuma uygun park etmişlerin camlarını ayna olarak. park hizzalarına göre bu aynalar, bazen etek ucuma, bazen göz makyajıma denk gelir. ama toptan neye benzediğimi bilemem.
her günkünden garipseyen bakışlar hissediyordum üstümde. ama toplumumum her şeyi bir anda kabul edemeyen insanları gene garipsemişlerdir üstümdeki bir şeyi diye, pek üstünde durmamaya çalışsam da, aynaya bakmamış olmanın verdiği rahatsızlık, yürüyüşümün kendinden eminliğine önemli miktarda sekte vurmaktaydı.
hızlı hızlı yürüyordum ki, baktım yerde peşimden mor-pembe-mavi bulutlar geliyor. kenarları pofuduk bir yumuşaklıkta, ortaları belli asimetrik dörtgenlerden müteşekkil. dünya güzeli bulutlar.
mutluluktan içim içime sığmadı.
nasıl göründüğüm kaygısı bir anda uçuverdi aklımdan.
aynaların ve arabaların oyunu bu yüzdenmiş.
hepsini işbirliği için ikna etmişsin, dünyanın en güzel hediyesini vermek için.
tam hayal ettiğim gibi olmuş.
baharın en tatlı günlerine yakışacak güzellikteler.
o yüzden birkaç haftalığına özenle paketleyip dolaba kaldırdım. ilkyaz güneşi kendini gösterir göstermez, sokaklarda dolaşacağız.
beraber.
çok değil zaten balık yağı haplarının bitmesine az kaldı.
Share/Bookmark