24 Şubat 2009

"birds are resuming for him"

dün gece uykumda gördüm, azad etmişsin minik ulağını.
yoldaymış, yakında burada olur.
minik kanatlarını düşündükçe, üzülüyorum yorulacak diye.
geldiğinde bir süre onu misafir edeceğim. en azından eski kuvvetini geri kazanana kadar.
başımın üstünde yeri var.
kuşları severim.
hele de senin yolladıklarını daha çok.
sevgili ulağın getireceği her kelime, şu ana kadar kutsal addedilmiş her şeyden daha yüce, daha kutsal kabul edilecek;
en sıradanları bile, şu ana kadar başkaları tarafından söylenmiş en anlamlılarından daha güzel olacaklar.
'senin' beyninde şekillenip, güzel ağzında dile geldikleri için.
o aktarırken dediklerini, gözlerimi yumup, bunları telaffuz ederken, dudaklarının güzel kıvrımlarının daha da nasıl güzelleştiğini görebileceğim.. ve sesini canladıracağım kulaklarımda.
4 gözle bekliyorum tatlı misafirimi.
geldiğinde onu başı sarı hareli bülbülle tanıştıracağım.
eminim onlar da sevecekler birbirlerini.
Share/Bookmark

22 Şubat 2009

"ruddy and sweet to eat"




intensive thinking fruit is like a cherry/ like a heart
in the middle with a shining star
two green leafs and one thin stem
but exactly it's not like them.


"the Gods of the Earth and Sea,
Sought thro' Nature to find this Tree
But their Search was all in vain;
There grows one in the Human Brain" w.b.

Share/Bookmark

21 Şubat 2009

they poured sleep on the head of love

hafifçe öne eğilip, -ona doğru, sol elimle dizime 2 kere vurdum.
genelde sol elimi kullanmam/ kullanınca da pek eğreti oluyor hareketlerim ama bu sefer öyle olmadı.
2 tok ses duyuldu ardı ardına
pat pat!
irkildi.
Ağacın tatlı gölgesine kanıp uykuya dalmış-aldanmış. hava sıcak-nemli-boğucu.
bu yüzdenmiş uzun süredir sesi soluğunun çıkmaması.
uyandırdım.
gözlerini araladı. hemen farketti; benle yarım kalan işlerinin varlığını. rahatsız olmadı ama hatırlayınca. iyi bilir ona sadık, iyi bir dost olduğumu. tatlı tatlı gerindi, yarı açık gözleriyle gülümsedi. izin alırcasına bi anlığına daha kapadı gözlerini, tam olarak uyanmak-kalkmak için yerinden. Zorlamadım.
üstüne çok gitmemek için, tüm sakinliğimi takındım, acelem olmadığı havasını verip, iyice ayılmasını bekledim.
Hazır mısın? dedi. ayaklanmıştı bile.
ona doğru döndüm;
Çoktandır, dedim.
Kusura bakma dedi, hatamı fazlasıyla telafi edeceğim.
Yüzümde; teşekkür, merak ve memnuniyet vardı.
-Birkaç gün oldu bu olay olalı.
Geldi gelecek yani.
biliyorum.
Ama geldiğinde şaşırmış gibi yapacağım.
Share/Bookmark

18 Şubat 2009

shouldn't be so hard

böyle kararları almayı aslında kesinlikle başkalarına bırakmam, zira kendileriminkinden bile hoşnut olmam çoğu zaman ama bu sefer ikisinden birini onun seçmesine izin verdim. ikisini de kapalı istiyordum. az buz değil hem de tamamen kapalı. sürekli konuşlandığım yerden, kafamı oynatmadan görebileceğim bir yere koyacaktım ve önümüzdeki birkaç gün büyümesi ve sonra da ölmesiyle yakından ilgilenecektim ama tekini onun seçmesine izin verdim. ve o gidip çoktan açılmış bir tanesini aldı.
şimdi düşününce çok pişman oluyorum.
senkronizasyonu bu denli bozuk bir çiftin zaten beraber yaşayıp-birbirlerini tamamlaması beklenemezdi. biz bekledik.
eve gelince ilk işim, saplarını temizlemek oldu. minik-yeni kesikler, açık/temiz kanallarla daha yeni bir başlangıç.
bitkilerin de bir canlı türü olduğunu öğrendiğimden bu yana, saplarını keserken canlarının acıyıp acımadığını düşünen çoğunluğa dahilim. onlardan tek farkım, tersine hala ikna olmamış olmam.
şimdi onla ben gibiyiz. ama hangisi o, hangisi ben kestiremiyorum. biri doymuş-gün görmüş diğeri ilk yazını yaşayan yeni yetme. aslında aynı ama bir o kadar da farklı.
demek ki aynı sularda yanyana yaşamak yeterli değilmiş bir olmak için.
biz bekledik.
olmadı.
Share/Bookmark

15 Şubat 2009

müzevir bülbül

herkes bilir buralarda deniz feneri olmadığını, en çok da ben.
şaşıracağımı sanmıştın, gecenin köründe, kalabalık barın en dibinde otururken, gözüme ışığını tuttuğunda. şaşırıp, hemen telefona sarılacağımı. -ne işin var burada? ya bir gören olsaydı?
cevaplarını kendine saklamayı yeğlesen de, biliyorum hararetli sorulardır, duymak istediğin benden.
bu sebepten görmemezlikten geldim dün seni, yudumlamaya devam ettim biramı, kulağımı daha bir çok verdim içkime eşlik edene.
biliyordum aslında kuşlara güven olmayacağını. o kafası sarı hareli bülbül, galiba izin verdiğimden çok şey söylemiş sana, halbuki hayli tembih etmiştim, ağzını sıkı tutmasını. ama ben en çok kimsenin güvenmediklerine kalbimi açmayı yeğlerim.-daha vakti değil demiştim ona, söyleme hemen anlamasın, rüyalarıma artık başkasının girdiğini. umursamaz gözükse de, merak eder içten içe, bir yolunu bulup kaçar gelir, farklı hallere bürünüp, aklımı çelmeye çalışır.
o yüzden, sesimi çıkarmadıysam da,
anlamadım sanma.
dün gecekinin sen olduğunu.
Share/Bookmark

12 Şubat 2009

mon ami

canım ton balığı istedi. evimizde sadece ev yapımı kepekli ekmek var. ama ben balığı beyaz-market ekmeğiyle yemeyi tercih ediyorum.
pijamamı çıkarıp, güç bela razı ettim kendimi markete gitmeye.
ekmek reyonuna geldim. beyaz ekmekler, yerden göbeğimin altına kadar yükseklikteki dolabın içinde gelişigüzel duruyorlardı. belli ki bu işle meşgul adam, hiç özen göstermeden hepsini atıvermiş oraya.
en az yumuşamışını, en pişmiş, en az ellenmişini gözümle belirleyip, elimle davranıp, kendime doğru çekerken, ekmeğe şöyle bir kuşbakışı bakmamla birden farkediverdim. seni almış poşete sokuşturuyorum. soğukkanlılığımı korumak için bütün özdenetimimi kullanmaya çalıştım.
gramajları fazlalaştırılmış belediye tarafından. çocukluğumuzdakinden büyüktü. senin gibi.
rengi, senin rengin. açık kahve/sarı/turuncu karışımı. biraz da pastel boya takımındaki pembe bej. adamların elini-yüzünü boyadığımız renk hani.
ekmeğin tam ortasındaki çıtır çizgi de; yüzündeki nispeten koyu şeylerdi; ağız/kaş/göz.
Allahım! yüzü gözü una bulanmış uykusuz hamurkara hikayemi nereden bildiğini sormak istedim. kim anlatmış acaba ona. resmini görmüş olamaz. görse bu kadar güzel yapamazdı.
tüm mutluluğum parasını ödeyene kadar sürdü.
yerken hiç aklıma bile gelmedi, seni mideye indiriyor olmam.
şimdi de yarı yenmiş/didiklenmiş, mutfakta duruyorsun, yanında ağzı şekerlenmiş bir bal kavanozu.
onlarca ekmeğin içinde, seni seçip almam hiç de sandığın gibi tesadüfi değildi. bilerek aldım.
bilerek ve isteyerek.
bu yüzden mutluyum. beni kandırmak için ne şekle girersen gir.
ister ekmek ol, ister mor lahana, kurşun kalem silgisi yahut bir saç tokası. aralarından hep seni bulacağım.
"kör gözlerse istediği kadar farklı bulsun seni"
-gökkuşağın ve kırıntıların bana ait.
Share/Bookmark

10 Şubat 2009

karbondioxid


"aşkın her şeyden önce bir doğa vergisi olduğunu söyleyerek savunuyordu kendini. insan ya bunu bilerek doğar ya da hiçbir zaman öğrenemez."

bilerek doğanlar arasındaydı.
fakat üzerine söylenen beylik laflara inanacak yaştaydı daha. aşk hakkında ne bilsindi? ama işte 2 göğsünün arasında-sola biraz daha yakın yumruk büyüklüğünde kaskatı çarpan şeydi, onu gecenin o saatinde hala ayakta tutan- hele de diğeri uyurken.
boynunda mükemmel işleyen bir makine dakikliğinde atan atardamara baktı, içinde akan kana karışıp, ayak parmağından saç diplerine kadar dolaşmak istedi. yıllar önce buz gibi kanyonda kendini akıntıya bıraktığında hissettiklerinin aynını tekrar duyacağına emindi. fakat bu sefer sıcak.
sonra yüzünü yüzüne biraz daha yaklaştırdı-bir milimetrekaresini dahi es geçmeden bütün vücudunu dolaşıp, dışarı soluduğu kirli havayı derin bir nefesle içine çekti. kendini artık daha yakın hissediyordu ona.
burnu tıkalıydı çocuğun, ağzından alıp veriyordu nefesini. tanrı iş birliği yapıyor gibiydi onunla, bir iki kere olduğu yerde sağa sola kayıp, ağzını kendi burnunun hizzasına denk getirdi. birkaç kere de nefesini ayarlaması gerekti, o verirken kendi almak üzere.
her şey ayarlandı.
kendiyle gurur duyar gibiydi;
-aşk tam da böyle bir şey.
kendine rahat bir pozisyon belirledi ve uykuya daldı.
Share/Bookmark

9 Şubat 2009

faili meçhul balık

Yemekte ne var dedi, mırıldanarak. Bunu sorması gerekiyordu, çünkü derslerinin nasıl geçtiği hakkındaki kısa/klişe dialogun sonuna gelmişlerdi ve kız annesiyle sohbet etmesini hiç sevmiyordu. Sorulacak soruları ve verilecek cevapları önceden bilmek, sohbeti pek cazip kılmıyordu maalesef. Fakat gene de vicdan azabını bastırmak ya da annesinin kendisini daha iyi hissetmesi için, ona kendiyle konuşma alanı açmak zorunda hissetti.
"Balık" dedi kadın ve pişirip/yemelerinin tüm detaylarını anlatmaya başlıyordu ki; kız homurdanmaya başladı.
Bu homurdanma da, tam olması gereken yerde, tam olması gibiydi, çünkü pekala bilirlerdi-onun balık yemediğini. Hele de akşamın bu saatinde dışarıdan yorgun argın gelen bu yeterince beslenmeyen kız için mutlaka sevdiği cinsten bir şeyler pişmeliydi. Bu konuda kızmakta kendini haklı görüyordu. Annesini tedirgin etmekten gerçekten hoşlanıyor muydu yoksa sadece o anda aklına gelen zırvaları -onlara yürekten inanıyormuşçasına annesine anlatma ihtiyacı duymazdı.
Kadını zayıf karnından yakalamıştı.
-Düşünsene bir grup balık -anne,çocuk,torun,akrabalar- her şeyden habersiz suyun içinde yüzüyorlar. Suyun dışında ne var bilmedikleri gibi, dünyayı sırf sudan ibaret sanıyorlar. Oysa baksana biz varız; okullar, sinemalar, parlamentolar... Tıpkı bizim evreni kendimizden ibaret sanmamız gibi. Sonra bu balıklar yüzerken, aralarından bazıları kayboluyor. Balıkçıların, amaçlarına ulaştığı birkaç tanesi.. Ve diğer kalanlar, gidenlere ne olduğunu bilmiyor. Birkaç zaman üzülüp ağlıyorlardır belki, belki de önünde kilometrelerce kuyruk olan sonuçsuz dönecekleri kayıp bürolarında bekleşiyorlardır.
Ve biz ailelerinden kopardığımız bu balıkların içlerini deşip, boşaltıp, "bir güzel" pişirip, tabağımıza koyuyoruz. Omurgasını kenara koyarken, bazen elimizde kırıldığında, ince siyah omuriliği elimize yapışıyor da, tabağın kenarına sürüveriyoruz. Sonra da onu lezzetli bularak yiyoruz. Bu çok acımasızca! Düşünsene, onun arkasından ağlayanlar var!
Ya da şöyle düşün; madem balıkların bizden habersiz olması, bizim yokluk sebebimiz olmuyor, o zaman aynı şekilde varlıklarından bihaber olduğumuz, bizden bir üst katmanda yaşayan devlerin de varlığını inkar edemeyiz.
Zaman zaman esrarengiz şekillerde kaybolan insanların, yanlarında kendileri büyüklükte garnitürlerle rahatça sığabilecekleri tabakları kullanan devler tarafından avlandıklarını bir düşünsene. Çaresiz ailelerin, kayıpların resimleri ellerinde "Kayıp Aileleri Yardımlaşma Dernekleri"nin kapılarını boşa aşındırdıklarını... bir düşünsene bunu.
Mesela bayıldığın minik torunun-cüssece yetişkinlerden ufak olduğundan yenilmek üzere ailenin çocuğu için ayrılmışsa ve okulvari bir yerden dönen dev-çocuk annesine huysuzluk yapıyorsa;
Anne! Gene mi insan pişirdin?! Sevmediğimi biliyorsun.!

Share/Bookmark

bus no 4

ütopyamın en kanlı diktatörü,
memnunsun mevkinden. tuzun kuru, keyfin keka.
fakat bilmiyorsun devirecekleri seni.
devirecekler ve şehrimin en güzel meydanına dikecekler heykelini.
önceleri yolumu uzatacağım, sırf görebileyim diye seni
sonra sadece yolum düştüğünde kafamı çevireceğim sana doğru,
ve öyle bir gün gelecek ki; şehrime gelen yabancılar sorduğunda,
meydandaki kimin heykeli diye;
"sahi orada bir heykel vardı değil mi?"
olacak cevabı şaşkın gözlerimin
riyasız.
ve benim güzel sevgilim,
şimdi sana olan tüm sevgimle,
ben o günü dört gözle bekliyorum.
Share/Bookmark

8 Şubat 2009

11haziran-hastalıkta ve sağlıkta

"ich kann dich erkennen, und du kannst tun, was du willst, aber fremd wirst du mir nicht."
sağa sola saçıyorum, değeri azalıyor. üzülüyorum.
sona ermediğini hissediyorum. sadece umduğum için mi? bilmem.
ama acımasızca bilirim ki; hislerim kuvvetlidir. duymama-görmeme gerek yok gerçeği. roethke'nin dediği gibi her halde; we think by feeling. what is there to know?
bulutsuz gecede yıldızlara sığınmak. etrafta çıt yok, tek bir hışırtı bile, denizinki hariç. hava angenehm sıcak, tatlı bir rüzgar esiyor. motoru susturulmuş deniz aracında yanyana, konuşmadan, doğanın o kusursuz büyüsünü bozmadan.. sadece varlığını-sevgisini hissederek, doya doya o mükemmel yıldızlara bakmak.
kısa bir süreliğine de olsa, beynimdeki böceklerden kurtulmak.
bu hastalığın gerçek bir kanıtı mı? bildiğine inanmak-şüphe duymadan.
ama terslikler, normale özlem duyulduğu an yok olmalı, çözülmeli yoksa can sıkar fazlasıyla.
bir parmak şıklatması yeterli olmalıydı halbuki.
güzel, eğlenceli, biricik maharetler.
sadece bana
sadece sana özel
Share/Bookmark

fellowship, II

eve gelmeden bir markete uğradım. kişisel bakım reyonunda alacağıma uzanmışken tam, sağ taraftan bir mırıltı çarptı kulağıma. o tarafa yaklaşınca, baktım ki kulak çöplerinde bir kıpırdanma baş göstermiş. elime alıp kutuyu, açtım kapağını. içlerinden-sözcü olduğu her halinden belli olan bir tanesi, marketin birkaç gündür bu haberle çalkalandığını, kuruldan haberdar olduklarını ve yıllardır sakladıkları sırrı artık daha fazla içlerinde tutmamaya karar vermiş olduklarını açıkladı. meğer bu kulak çöpleri, halterlerin baba-bir kardeşleriymiş. üvey anne eline düştüklerinden böyle cılız-güdük kalmışlar. ikisini birden yanyana tahayyül edince, inanıverdim onlara. "kurula iletirsen seviniriz" dediler, " tek isteğimiz meşruiyetimizin tanınması"
-Başüstüne, dedim. iletirim
onlara söylemedim ama kurul başkanlarından biri olmanın verdiği mutluluk adımlarımdan bile anlaşılıyordu.
yüzümü göremeyeceklerine emin olduğumda, koyverdim gülümsemeyi.
Share/Bookmark

we are all sisters and brothers

acıbadem pastası ile hamburger ekmeği meğer kardeşmiş. ilk duyduğumda ben de biraz şaşırdım, mizaçlarının çok farklı olması hasebiyle, yoksa inanın başka nedenlerden değil. çünkü bilirim, acıbadem pastası monisttir. tek başına var olma yanlısıdır. bırakın başka bir şeyle iyi gitmesini, yapışıp kalmıştır diğer yarısına. ne sevmeye yanaşır, ne de sevilmeye gönüllüdür. arasına başka tatlar girmesine hiç mi hiç izin vermez. öyle ki; içini merak edip, ayırmaya bile kalksanız, parçalanır, dağılır, sırf inadından. fakat hamburger ekmeği öyle mi? baştan hazır farklı kimlikleri içine alıp, böylece yekvücut olmaya. hiç fark etmez ne olduğu; ister köfte, domates, ister domuz jambonu.. her şeyle iyi gider. bu yüzdendir, her yerde sevilmesi bu bir çift ekmeğin. acıbademin burnu büyüklüğü, aman efendim küçük dağları ben yarattımlığı yoktur. elimizden geleni yapıp uyardık onu, kendi sonunu kendi belirlemiş ama.. kucaklamazsan dünyayı, böyle az olur sevenin işte. oh olsun sana acıbadem! yaşasın pofuduk enternasyonal hamburger ekmeği!

Share/Bookmark