16 Ekim 2012

Belçika'dan Peygamber'e.

Şimdi size hiç duygusal olmayan bir şeylerden bahsedeyim.
Son ortak öğle yemeğimizi Belçika'da, tiyatronun üst katındaki güzel restaurantta yedik. Salak koordinatör, kimseye sormadan sulu deniz mahsülleri ayarlamış.
#Bilenbilir ben HİÇ sevmem- belki birkaç balık ve karidesin kızartmasını ama haşlama asla.
Tabak geldi; midye içi, karides, balık, patates ve kuşkonmaz.
Vızırdanmadan yemeye en azından bir yelteneyim dedim, hafifçe karabiber- kokusunu alır.. ALMADI.
Hoşuma gitti ama -inadımı kırıp hiç yemeyeceğim bir şeye en azından birkaç çatal geçirmek
Doymadım tabii, sarımsaklı tereyağı, ekmeğime sürüp sürüp yedim, yanında haşlanmış patatesle

Ve sonra gene hayatımda ilk defa taze frenk üzümlü bir tatlı yedim. Oldukça ekşi ama fiziği dünyalar güzeli..


Her ne ise: Bu yazının özeti: sevmediğimiz şeyleri, sevmeyecek olsak da deneyelim.
Sağdaki benim kolum ve pek sevgili kazağımın yeni.
İşte bu kazakla olan hatıralarımı hemen duygusala bağlayabilirim ama dün kendim ve vasıtasıyla Dünya için iyilik yapma yolum gereğince girmiyor ve bağlamıyorum.
Demin bir şeyler okudum, diyor ki; seven, sevdiğine, sevdiğini söylesin.
Fırsatı olan bunu yapsın.
Fırsatı olan, kulağı duymayı hak edeceğe bunu hemen yapsın.
Sevdiklerimi, ofis sandalyemde seviyorum.
Share/Bookmark

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder