22 Ekim 2012

emek çok güzeldir

Beklemeyi ve çabayı yüceltiyor değilim; sadece bazı şeylerin zamana ihtiyacı var.
Ve bir şeye zaman vermek emektir; çünkü o sabır ve sebattır.

Şey'e zaman vermek, belki de sabrın en güzel temsilidir
ve Sabır belki de emeklerin en büyüğüdür.
Ve emek her hâl ü kârda cok yücedir.
Emek insanın gece yastığa başını utanmadan koyabilmesidir.

 
 

Share/Bookmark

16 Ekim 2012

Belçika'dan Peygamber'e.

Şimdi size hiç duygusal olmayan bir şeylerden bahsedeyim.
Son ortak öğle yemeğimizi Belçika'da, tiyatronun üst katındaki güzel restaurantta yedik. Salak koordinatör, kimseye sormadan sulu deniz mahsülleri ayarlamış.
#Bilenbilir ben HİÇ sevmem- belki birkaç balık ve karidesin kızartmasını ama haşlama asla.
Tabak geldi; midye içi, karides, balık, patates ve kuşkonmaz.
Vızırdanmadan yemeye en azından bir yelteneyim dedim, hafifçe karabiber- kokusunu alır.. ALMADI.
Hoşuma gitti ama -inadımı kırıp hiç yemeyeceğim bir şeye en azından birkaç çatal geçirmek
Doymadım tabii, sarımsaklı tereyağı, ekmeğime sürüp sürüp yedim, yanında haşlanmış patatesle

Ve sonra gene hayatımda ilk defa taze frenk üzümlü bir tatlı yedim. Oldukça ekşi ama fiziği dünyalar güzeli..


Her ne ise: Bu yazının özeti: sevmediğimiz şeyleri, sevmeyecek olsak da deneyelim.
Sağdaki benim kolum ve pek sevgili kazağımın yeni.
İşte bu kazakla olan hatıralarımı hemen duygusala bağlayabilirim ama dün kendim ve vasıtasıyla Dünya için iyilik yapma yolum gereğince girmiyor ve bağlamıyorum.
Demin bir şeyler okudum, diyor ki; seven, sevdiğine, sevdiğini söylesin.
Fırsatı olan bunu yapsın.
Fırsatı olan, kulağı duymayı hak edeceğe bunu hemen yapsın.
Sevdiklerimi, ofis sandalyemde seviyorum.
Share/Bookmark

15 Ekim 2012

Oskar Schell'in botlarının ağırlaşması gibi

Yeniden anladık ki burası bana yaramıyor. Değil buraya gelmek; buraya gelme yoluna girdiğim andan beri modum irtifa kaybetmeye başladı.
Trende ağladım.
Uçakta ağladım.
Havaalanı kapısında,
takside
banyoda
yatakta
vapurda
ve şimdi işte.

Neden olduğunu pek bilmiyorum, iki pınarımdan sular akıyor.

Gelir gelmez dedim ki eve; "Bunun adı tesadüf olamaz. Bu kaderse eğer; çok boktan ve bu sınavsa çok zor. Benden bu kadar zoru bekleniyorsa, bekleyen çok zalim.
Bütün bunları ben yapıyorsam; çok aptalım. Ama bunlar benim başıma geliyorsa, bu hiç adil değil."

Hemen kıyasa gireceğinizi biliyorum. Benimkilerle- sizin bildiğiniz daha ağırlarını, Dünya'daki yıkcı örnekleri karşılaştırıp, tartacaksınız ve sonra benimkileri ciddiye almayacaksınız.
Hiç umrumda değil- uzun uzun neden böyle yapılmaması gerektiğini anlatmayacağım.
Bir üstteki paragrafın nedeni var.
Şöyle anlatayım:
Diyelim ki bir sıkıntın var; buna A diyelim. Kafanı, gözünü ruhunu buna adamışsın ve sonra bakıyorsun olmuyor; bari diyorsun hadi artık B olsun. O anda A oluverir ya, ya da imkanlar çıkar önüne- onu tamamen anlıyorum- evrenin işleyişi böyle ya, mantıklı ve ben bunu gerçekten anlayabiliyorum.
Bu cepte.
Peki ya buna ne demeli?
Diyelim ki bir sıkıntın var; buna A diyelim. Kafanı, gözünü ruhunu buna adamışsın ve sonra baktın olmuyor; bari diyorsun hadi artık B olsun. O anda seni fiziksel değil de ruhsal olarak A.'ya zincirleyecek ne varsa oluyor. Yanına yaklaşamıyorsun ama kalbine kramp giriyor. Vazgeçmişken yani sen zihninin ucuyla ve vücudunu alıştırmaya çalışıyorken, heykel gibi, zehir gibi, aşk gibi önüne dikilip, fırlayıp, içine dolup, seni çevreliyor.
İŞTE BU KÖTÜ!
İşte ben o zaman bunun müsebbibi her kim ve neyse, onu can u gönülden lanetliyorum. Ben, Allah ya da her kim ve neyse
Ama insan bazen kötüler arasında bile mantıklı olanı seçme şansına sahip olabiliyor: ucu bucağı görünmeyen bir huzursuzluk içinde debelenmek mi yoksa insanların 3 beş ay süreceğini öngördüğü sonu iyileşmeli bir kalp kırıklığı zamanı mı?
Zihnimle kalbim ufak ufak uyuşuyor gibiler-uyuşuyorlar demedim. UFAK UFAK, uyuşuyor GİBİLER.

Safi bir depresyon olsa bu, yemeden içmeden kesecek, koyu bir Kafkaesk acı hali
belki adı konur ya da tedavi edilirdi ama bu daha acıklı bence:

Canın çilekli pasta çekiyor çekmesine ama yutarken tadı tuza bulanıyor kremanın.
Share/Bookmark

1 Ekim 2012

franny gülümsemeye başladı

Çok güzel bir Pazar geçirdim.
E.'nin canına, ruhuna sağlık.

ve gece de yatmadan Z.'yle uzun uzun, güzel güzel konuştuk.
Z.'yle her şey o kadar sağlıklı ve kolay ki, birbirimizi sürekli bilip, hiç taciz etmemek- Karşındakinin olmasına izin vermek.. O zamanlar diyorum ki, O.'yla neden olmuyor? Neden ben ona "Nasılsın?" bile dediğimde, o onunla "zorla" görüşmek istediğimi zannediyor? Peki ya ben bunu aramızda 25 km varken, neden hissediyorum?
O zamanlar reiki çok iyi geliyor, biraz yapıp, yatmaya yeltenirken, içine tatlı bir kabulleniş geliyor.

Z.'yi gerçekten çok seviyorum. Tam uyumadan onun bana bikaç gün önce dedikleri geliyor aklıma; İlişkimizin ne kadar sağlıklı olduğundan bahsediyorduk geçen, Z.'nin dediğine göre, benim sayemde böyleymiş. Ona bu kadar anlayışlı ve yapıcı davranıyorken, O.'ya karşı tam bir deli olduğumu düşündüm-demek ki dış faktörlerden etkileniyordum.  Çünkü dedim Z.'ye senin sevginden şüphe etmiyorum, şüphe korkuyu doğurur ve insanı rayından çıkarır. Senin beni sevdiğini, beraber iyi olmamızı istediğinden emin olduğum için ve seni en az, senin beni sevdiğin kadar sevdiğim için, elimden sağlıkla, yapıcı ve iyilik doğurucu davranmaktan başka bir şey gelmiyor.

Sabah kalkar kalkmaz, nasıl olduğunu bilmek istedim, yorgunmuş. O da beni sordu. Uykumu alamadım ama dinççeyim dedim. Geçen bitik hallerime görece belki ama bugün sallanmıyorum.

Önce vapuru yakaladım, sonra da yokuşu çıkarken, dışarıdan hiçbir etki olmadan kendimi gülümserken buldum; o zaman anladım sabah iyileşmiş kalktığımı.
Sonra sıra Bitte Orca'ya gelmiş meğer, Stillness is the Move diyor.
Günün şarkısı ilan ettim.
Share/Bookmark