26 Mayıs 2010

transplantasyon

sadece bu aralar, kağıda dokunmaktan hoşlanmadığım için gittim yanına. dinlemek isteyip istemediğini sormadan, anlatmaya başladım. baktım karşı koymuyor, devam ettim. canımı sıkan kaldırım taşlarından, varlıklarıyla bile gözlerimi dolduran küçük kuşlara olan sevgimden bahsettim. havuçtan burnu yere düşene kadar hiç fark etmemiştim, sonra iyice suya dönmeye başladı. ben devam ettim anlatmaya. aklımdaki son hikayemi bitirdiğimde, her şey su olmuştu ve ben küçük göletin içindeki kalbi görünce, ne hissedeceğimi bilemeden, alıp elime, doğrudan hastaneye koştum.
vardığımda, koridorda her zamanki surat ifadesiyle oturur buldum onu. dünya yansa umrunda değil, üzüntülü, sevinçli her hikayeye umarsız yaklaşan duruşuyla, etrafına bakıyordu. etrafına bile bakmıyordu belki de, sadece gözleri açık olduğu için, bakar gibi duruyordu. o görmedi beni. doktorların bulunduğu odanın kapısında yeniden düşündüm; onca kitabı, onca müziği nasıl sevmiş o halde?
içeri girdiğimde, doktorlar, ellerindeki röntgenin mahut boşluğundan bahsediyorlar ve inanamıyorlardı. ilk defa görmüşler, kaburganın ortasındaki boşluğu...
buldum, dedim. şansı varmış ki, bunca yıldır karın içinde bozulmadan durmuş.
hemen, dediler. daha fazla vakit harcamadan yerine takalım.
Salinger geldi hemen aklıma;
Sürekli kalple ya da bedenle ilgili küçük edimlerde bulunup sonra da bunların karşı-edimlerini beklemek tümüyle iğrenç bir şey. Eğer yolda yürürken A’nın şapkası başından uçarsa, B’nin tatlı görevi bu şapkayı alıp A’ya vermek ve bunu yaparken de A’nın suratında müteşekkir bir ifade olup olmadığına kesinlikle bakmamaktır, bundan fena halde eminim!

arkama bile bakmadan çıktım hastaneden.
sevinmek de değil ama memnuniyetti hissettiğim.
Share/Bookmark

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder