11 Aralık 2010

o zaman hoşgeldin

şu ana kadar hiç anlaştığımız olmamıştı, kendinden ödün verdiği günler haricinde.
habersiz geliyor, hiç davetsiz. kimse de sevmiyor onu.
camı açıp kızdım ben de, çok çirkinsin dedim. çok çirkin ve kapalı.
senin yüzünden gönlümce yürüyemiyorum, hep kısıtlıyorsun bizi. doğa bile sevmiyor ki seni, sen gelince çirkinleşip, kapatıyor kendini.
gidip babama dert yandım ben de.
utanmadan yanabildiğim bir dert varken elimde, kaçırmak istemedim bu fırsatı.
kış olmasaydı, bahar geldiğinde nasıl mutlu olacaktın dedi?
hep yeni şeyler söyler ama bu sefer tekrarladı o da kendini, klişeyi.
duygularını keşfedememiş, ne istediğini bilmeyen genç bir erkek çocuğu değilim ben dedim.
sevdiğimi hep yanımda isterim, var diye sıkılmam, az gelsin istemem. bana az geldiği için değil, sevdiğim için değerlidir. sevdiğim için severim ben baharı. ve ne kadar varsa o kadar memnun olurum varlığından.
memnuniyetsizliğim iyice arttı; hem kışa hem de az olanı yücelten bu anlayışa karşı.
dışarıda hiç yüzüne bakmadım, estikçe suratıma, çevirdim yüzümü ondan.
boynumdan girdi içime, montumun altından, iyice sarındım.
istenmiyorsun işte burada, hadi git, demenin bir yolu değil miydi yüz çevirmek?
ben böyle yaptıkça, o daha çok sırnaştı.
o sırnaştıkça ben kızdım.
ben kızdıkça o geldi.

eve geldim, sıcağa.
oturdum, kabaca bir parmak hesabıyla daha en az 3 ay beraber olduğumuzu fark ettim.
ve tabii yıllar boyu gelmeye devam edecekti.
onu sevmeye yol aramıyordum aslında ama birden merhamet doldu içime.
sevmemek kötü.
gelene yüz çevirmek.
eminim o da üzülüyordur dedim, her geldiğinde onca küfürle bile karşılanmamak, sıkı sıkıya örtmek kapıyı, bacayı, göğsünü.
bu kadar istememek kötü.
sevmeye karar vermedim, seviverdim birden.
sevilmeyenlerin hırçın mutsuzluğu, mutsuz hırçınlığı azalsın istedim üstünden.
seni sevmeye başlıyorum ama sakın feragat etmesen keşke soğukluğundan diye geçirirken ben içimden, o da kendini sevdirmek için daha ılık olacağına dair hiç söz vermedi.

"Hep düşünüyorum: 'Acaba cehennem nedir?' ve iddia ediyorum, cehennem sevememekten ötürü acı çekmektir."

Share/Bookmark

1 Aralık 2010

Kendime not

"Bırak canım, o şüpheleriyle, inatlarıyla övünsün dursun... Hayat yürüyor. Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye bir şey var! Onu inkâr edenin vay hâline! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz!"

Ahmet Hamdi Tanpınar

Share/Bookmark

8 Kasım 2010

"Doğru zaman kaçırılmışsa, diye düşündüm, eğer insan bir şeyi kendinden bunca zaman esirgemişse; bir şey ondan bunca zaman esirgenmişse eğer, büyük bir güçle başlasa ve coşkuyla desteklense bile, artık çok geç kalınmış demektir. Yoksa 'çok geç' kalınmaz mı hiçbir zaman; yalnızca 'geç' mi kalınır ve 'geç' olması, her şeye karşın 'hiç' olmamasından daha mı iyidir? Bilemiyorum."

Bernhard Schlink

Share/Bookmark

6 Kasım 2010

demokrasi varsa şayet

herkes kendi atıyla gelir, dedi ve o iki atı bir arabaya sürmekse niyet, iki sürücüye yok hiç gerek.
böyle işlemez zaten bu iş

en iyi süreni bilmeli ve yaslanmalı arkasına, keyfini çıkarmak için yolculuğun. hazır varken bu işin ehli, gönüllü teslim etmeli;
atını, dizginini

kat kendininkine,
sür atımı
adil bir kralsan eğer
ve inanırsam buna
hem de kulağımla
cumhuriyet diye tutturmak
yeniyetme bir inattır
Share/Bookmark

27 Ağustos 2010

mizaç meselesi

küçükken unutmuşlar beni,
bulmak için aramışlar mı bilmiyorum, yoksa memnuniyet mi duymuşlar kaybolmamdan ya da beni aslında kendileri bırakıp da buna kaybolma süsü mü vermişler? tek bildiğim, onların yanına kendi kendime dönmüş olmam.
o gün bugün kendiliğinden gelişen-kimsenin suçu değilmiş gibi görünen tüm olumsuzluklardan, kendime pay biçer, bir yandan gitmeyi düşünürken bir yandan kendimi çivilerim olduğum yere, isteseler de gidememek için. ve çivilerken, gitmem gerektiğini bilir, tahtalarını tırnaklarıma oyar, kendimden bir iz bırakırım, orada olmadığımda gözleri takıldıkça, belli belirsiz akıllarından geçmek için.
yitip, unutulmamak için dimağlarda, hep kendimden bir şeyler vermek için tüm çabam.
ben unutmam kimseyi ama o kimseler de benim gibi mi bilmem.

Artık alınacak bir şeyim kalmasın diye gerekenden fazlasını verdim.

Share/Bookmark

26 Temmuz 2010

artı sonsuz

korkacak hiçbir şey yok
sevginin son bir noktası varsa, ben, o son gün, hep o sonda kalacağım.
yok eğer yoksa
o zaman daha güzel..
her gün daha çok
her gün daha da çok

zaman yanında su gibi
zaman aynı zamanda sonsuz
Share/Bookmark

20 Temmuz 2010

ve iddia ediyorum, bir kadın için en acı şey;
aklı ve gönlü bir yerdeyken,
vücudunun bambaşka bir yerde olup, kendini o başka yeri sevmeye zorlamasıdır.
Share/Bookmark

kesik kuyruklu kediler en yakın arkadaşlarım

daha dallarım çıkıp sertleşmemişti o zamanlar. hiçbir zaman toprak, sana bizim verdiğimizi veremeyecek, dediler. topraklarının zenginliğinden hiç şüphem yoktu ama ben başka yerlerde, tam da istediğim gibi tutunacağımı düşünüyordum. ve kalkıp gittim oradan, sökülmem pek zor olmadı, aceleci ve hoyrattım. kimi parçamı bıraktım orada, daha güzellerinin, daha güçlü ve sağlıklılarının filiz vereceğini, başka köklerle bir olacağını düşünüyordum. inanıyordum.
kimi yerde bir gün kiminde yıllarca durdum.
kimi yerde tutunamadım, kiminden zorla söküp gönderdiler.
kendi isteğimle gittiklerime değil ama gitmek zorunda kalırken, bıraktıklarıma yandım hep.

izin vermiyorlar, yanlarına yaklaşmama, ihtiyacım olan topraklarda kök salmama,
buyur edenler ise çorak ve verimsiz
bazen eğip dallarımı, yanaşıyorum istenmediğim topraklara,
her saniyem tereddüt, misafir gibi yaşamayı istemiyorum oralarda
kendimi bırakıp, büyümekten de korkuyorum,
gönderirler zorla diye.
çıktım şimdilerde ormandan,
şehir merkezinde  gönüllü bir yol kenarı ağacıyım.
yalnız değil ama tek başına
her yanım, en sevmediğim betonlarla kaplı, istesem de salamıyorum pek uzaklara köklerimi,
gelip geçenlere bakıyorum,
uzaktaki ağaçları düşünüyorum bazen.
hırçın çocuklar,
mutsuz erkekler gelip geçerken, koparıyorlar yapraklarımı, bunu neden yaptıklarını bile bilmeden.
Share/Bookmark

18 Temmuz 2010

ben, en çok onu sevdim, bir de muzlu rulo pastanın kenarındaki kuru pandispanyayı.
Share/Bookmark

içim doğu dışım batı

Kendi özünü bilmeyen, bunu kötü bir şey sanıp onu anlamadan yüz çeviren o küçük Batı manyaklarına ne çok acıyorum bilseniz.
Doğu'nun doluluğu, ruhani tarafı ve Batı'nın aydınlanmışlığını al, yoğur bir kapta ve işte karşında yüreği hissetmekten ısınmış, seven ama kendine olduğu kadar başkalarına da hassas, düşünen bireyler... Ah keşke bunlarla dolu olsa tüm yeryüzü...
Evet, Batı'nın dakik trenlerini, gelişmiş metro ağlarını, etrafını taciz etmeyen insanlarını, seküler yapısını, düzenini seviyorum, çoğu zaman üzerinde durduğum bu toprakları bırakıp oralara gitme planları da yapıyorum ama biliyorum ki ister Alaska'ya gideyim, ister yabancılaşmaktan buz tutan Oslo'ya, yüreğim buralı, yüreğim Fuzulî ile aynı dili konuşuyor:

Hayal ile tesellidir gönül meyl-i visal etmez
Gönülden taşra bir yar olduğun aşık hayal etmez

Ve dilim bazen Zeki Müren mırıldanıyor: Söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye

Derdine çare bulunmasından korkan insanların torunlarıyız...
Share/Bookmark

14 Temmuz 2010

zaman eksi an

insan her gün yeni bir şey öğreniyor.
kahve, hayatımın kilit kelimelerinden
pişirilip, fincana konmuş kahve, yudumlanmak üzere fincan bekliyor.
Beklemekten üstü hafif buğulanmış.
Kulbundan tutup fincanın ağzıma doğru getirdiğimde şaşa kalıp, kokunun bilindikliğini fark ettim.
Çok iyi biliyorum ben bunu, bilemediğim bir yerden.
iki yudum arası belli bir zaman vardır. yuttuğun yudumu hissetme, keyfini yaşama ve etkisi geçtiğinde, vardığında midene, bir diğerine yeltenme,
yaklaşık 30 saniye
sırası geldiğinde ikinci yudumun, bulamadım aradığımı.
işin sırrı ilk kokudaymış.
kahve kotamın bugünlük dolmuş olmasına rağmen,
kandırabilirsem kendimi,
görmemesini sağlayabilirsem içtiğimi yatmadan tekrar istiyorum.

bir burun çekişi kadar kısa.
dolu.

Anladım nedenini.
Sonra anlamsız geldi, bütün eski içişler.

Gene gülümsedim arkama yaslanıp hınzırlığına,
tüm evrenle kurduğu bu işbirliğine,
kokusunu, tadını ödünç verip tüm dünyaya bana her yerde kendini hatırlatmasına
bu sefer biraz burkuldu içim
hayatta en sevdiğim zaman aralığı bu küçük anlar ama
tüm zamandan bunları çıkardığımda koskoca bir boşluk kalıyor, işte tam  böyle
Share/Bookmark

12 Temmuz 2010

harika bir devr-i daim

Burada yalnız doğruluk var, bu yüzden de doğru değil...


Öyle birini tanıyorum ki, ona ne sorarsanız sorun her şeye verecek "mantıklı" bir cevabı var. Söyledikleri doğru mu doğru ama ortada bir yanlışlık var.
Kendimi savunamıyorum karşısında, tek diyebildiğim, bu işlerin bu kadar basit olmadığını hissetmem.
Hissetmek mi? Ona göre o da kimyasal, x hormonu gelip kaslarımıza yapışıyor ve o anda adrenalin...
Bir dakika demek istiyorum. Dur orada.
Sen erkeksin, hiç kadın olmadın ve bunun ne olduğunu bilemezsin.
Aynı anda 40 tilki dolaşır kafamızda ve kırkının da kuyruğu değmez birbirine. Her türlü problemi ve daha problem haline gelmemiş durumları, iyileri, kötüleri, değerlendirip, çözüm bulacak şekilde dizayn edilmişiz biz. Bu iş bu kadar kolay olsaydı, biz zaten alt edebilirdik.
Hissi dünyayı görmezden gelmek, sayfanın okuyamadığın yarısını, kim bilir belki daha da fazlasını kapatıp, yok saymak değil mi? Sadece anlayabildiğin kısmı var saymak? Onu doğru bilmek? Ama gelin görün ki, ben kendi kısmımı pek anlatamıyorum.
İstemek demek istiyorum, istemek safi kadına özgü bir olgudur.
Sevdiğin adamı istemekle, o tezgahtarlara tam anlatamadığın, hayali çerçeveleri olan ayakkabıyı istemenin, o ikisini de bulamadığında gelen yıkımın tamamen aynı olduklarını; kadın olmanın zaferler ve yenilgilerden oluştuğunu, her ulaşamadığımızda kendimizi yerlerde hissetsek de, bunun kadınlığa ait bir his olduğunu bildiğimizden, tadına vara vara yaşadığımızı söylemek istiyorum.
Pür heyecanız biz, saf duygu, bunlar beraber pompalanıyor parmak uçlarımıza, tek tek her hücreyi dolaşıp, yeniden kalbimize... Harika bir devr-i daim bu.
Ve bu işin kimya-fizik-biyolojiyle yakından uzaktan ilgisi yok.
Tıbbın daha keşfedemediği minicik bir organ var göğüs kafesimizde.
En çok nereni beğeniyor deseler, işte oramı derim.
En çok oramı beğeniyorum ve pozitif bilimlere burun kıvırıyorum.
Share/Bookmark

5 Temmuz 2010

hangisi haklı?

Balzac mı?


Çocuklarımı sizin kadar sevmedim, çünkü her büyük sevgi, borçlu olduğumuz öbür sevgilerden çalınır, onların zararına olmak üzere büyür.



Márquez mi?

Florentino Ariza, daha önce birkaç kez başına gelen ama bilincine varmadığı bir şey öğrendi ondan; insanın, tümü için de aynı acıyı çekerek, hiçbirine ihanet etmeksizin birkaç kişiye birden aşık olabileceğini.


Yazısı peşinden geldi.

Bir yanım çok bencil,
fakat gönlüm geniş.
Tam yılını hatırlamıyorum ama 14-16 yaşlarımdaydım sanırım. Benim canım arkadaşlarımdan biri,biyoloji amfisinde yanımda oturuken, Franny dedi, sen ne güzel seviyorsun. Birini seviyorsun, sonra ona olan sevgin hiç azalmadan, üzerine başka birini de seviyorsun. Bu harika bir şey olsa gerek, ben hep, sadece tek bir kişi sevebiliyorum. Küçüktüm daha, sevme yetimi kurcalamamış, derinine inip, kendimi yoklamamıştım ama gözlerim parladı. Taa o zamanlardan, sevmeyi seviyordum.
Ben biliyorum ki, x'e olan sevgim, y'ye olanı hiç azaltmıyor, hepsini ayrı yerlerde, aynı anda, doyura doyura sevebiliyorum. Hepsi birbirinden farklı, hepsi ayrı güzel, hepsi ayrı zor...
Ben Márquez'im.


Sevme işinde etkenden edilgene geçtiğimde ise dostum Balzac oluyor. Bir erkeğin ilgisini bölüşmek akıl almaz, kabul edilemez ve imkansız... Kimse beni aksine inandıramaz.
İnat değil bu, keşke inansam.
Ama bildiğim erkek sevgisi bu değil.
Benim bildiğim babamınki,
ve hepsinin onun suçu olduğu.
Bu kadar çok sevilmek; Franny eğer çorapla yatmışsa, ayakları ısınmıştır, elektriğini atamaz, kabus görür ve derin uyuyamaz diye dertlenip, gecenin köründe uykusundan kalkan baba.. Herkesin beni böyle sevmesini bekliyorum,
senin gibi uykumdan kaldırıp, susadın mı diye sormalarını
BEN HİÇ SU İÇMEM! diye bağırıyorum ortalarda, belki biri "iç" der diye.
Share/Bookmark

1 Temmuz 2010

kanaması sadece kendi yanında duran yaralar açıyor
Share/Bookmark

12 Haziran 2010

bunun atasözü bile var

"şey"lerin aslında üzücü olmadığı halde, oradan bakınca üzücü gibi görünmesini sevmiyorum.
bu da onlardan biri.
daha çok yaz aylarında oluyor
ya ince ve açık kıyafetlerden ya da kışın üşümek ve ıslanmış olmaya odaklanmış insanların birbirlerine bakacak halleri olmadığından.
ve daha çok otobüslerin dörtlü koltuğunda...

kimi pervasızca bakıyor
kimi incitmemeye çalışarak
kimi arsız bir merakla
kimi kendi başına da gelir mi diye korkarak
çoğu gözüyle soruyor
çok nadiri ağzıyla

genç kızlar, beni erkeklerin böyle beğenip beğenmediğini düşünüyor,
erkekler böyle bir kızı beğenip beğenemeyeceğini
bedenleri büyüyüp, ruhları noksan kalmışlar burun kıvırıyor,
bu yolda biraz adım atmışlar merakla karışık bir sevgi duyuyor

en cesuru dokunmak istedi. çekingen parmaklarını gezdirmesine yardımcı oldum üzerinde. önce ürktü ve hemen ardından alışıp, sunturlu bir küfür savurdu, müsebbibi olduğunu sandığına
yook dedim, hayır. bu işte yapan kadar yaptıranın da payı var, ondan az değilse. suçu başkasına atmak, sevmediklerim listesinde baştan 14. sırada gelir.

tanıdıkları doktorlardan bahsediyorlar bazen,
artık tıp ilerlemiş, hele de bu basit bir ameliyatlık işmiş
hemen alırlarmış
çok da varmış hani, bazısı epey derinmiş
elimi koyuyorum ona,
o, en derin dediğine
pek de hatırlamadığımı söylediğimde, küçümser bir ağız bükmeyle pek de inanmadıklarını göstermekten çekinmiyorlar
ama ben gerçekten pek de hatırlamıyorum.
tek bildiğim;
ağzımın kenarında gülme çizgilerinden aslında hiçbir farkı olmayışları
hatta daha ben, daha yaşanmış onlar
biraz bacağımda, elimde birazı parmak aramda
bazıları çiğdi hâlâ, en çok sol göğsümden acıtacağını sanıp, en büyüğünü oraya attı

kaza mı diyorlar
hayır diyorum, değil
acımıyor mu diyorlar
hayır diyorum, artık değil.

fakat,
uykuya en güzel yüzüstü dalardım,
unutup döndüğümde
işte o zaman ya da
sadece o zaman
batıyor biraz.
Share/Bookmark

11 Haziran 2010

"idealar dünyası"

benim yerim sizin yanınız değil,
yerim tek başıma çekildiğim köşeler de değil.
gözümün açık, ayaklarımın üzerinde olduğum zamanlar da değil benim zamanlarım,
ya da baygın bir uyku.

en rahat pozisyonu bulduğumda, uyku pazarlığında vücudumu dize getirmenin eşiğindeyken, bambaşka bir diyarın kapıları aralanır bana. gözlerim görmesi gerektiği gibi, sadece olacakları değil, olmayacakları da görür; sinirlerim yay gibi gerili, dolu dolu hisseder
ve ben o zaman bilirim tüm yapmam gerekenleri ve onları bir bir nasıl yapmayacağımı,
üzüleceğimi ama pişman olmayacağımı
kimseye demem ama bilirim, o bile bilemezken (bilmezken nasıl söylesin bana da)beni ne tür bir sevgiyle, ne derinlikte sevdiğini, neyi neden söylediğini bilirim, o bile ağzından çıkanları rastgele sayarken, ben bilirim hangi eski anılara bulanarak, hangi sinir uçlarından süzülerek, diline düştüğünü,
o yüzdendir pek aldırmamam gözümün açık, ayaklarımın üzerinde olduğum zamanlara..
siz şaşıradurun yaptıklarıma ve tüm yapmadıklarıma
ben hepsinin özünün en âlâsını iliklerimde hissederim orada.



...günlerden güz, mevsim sepya
bir tüy kalemle yazılmış bekler
bir hayat daha olmalı der gibi
kahverengi tonlarda uykularda...

Share/Bookmark

30 Mayıs 2010

asma köprü

bir şeyi sevdiğinizi söyleyip, ondan kaçmanızı anlamıyorum. madem gerçekten sevmiyorsunuz onu, kelimelerin anlamlarının yitmesine sebep olmayın. başka bir fiil kullanın yerine, zarflarla süsleyin ya da.
bazen seviyorum deyin, şu şu şartlarda seviyorum...
güneşi çok seviyorum demeyin.
sevmiyorsunuz çünkü.
ben seviyorum fakat. en kızgın halinde gidip tam alnına kuruluyorum.
kestaneyi de sevmiyorsunuz. kurallara bağlayıp, akşam yemeğinden sonra çerez niyetine yenmez illa. gece boyu öyle canım çeker ki benim, sabah kalkıp, kahvaltıda yerim.
canım bunu yapmak istiyor deyip, olanca rahatlığınızla yerinizde durmayın lütfen. benim canım 3. aynı renkte allık almak istediğinde, sus toplamış ayaklarımı hiçe sayıp, cebimdeki son parayı vererek gider alırım. sürmem hemen ama çantamda olduğunu bilmek bile yeter kendimi iyi hissetmeme.
bu eteği bulduğuma sevindim hiç demeyin. sevdiğim bir kıyafetin mutluluğu uykumu böler. gözümü açıp sorarım kendime, ben neden böyle mutluydum derim, aldığım güzel şey gelir aklıma, gülerek uyumaya devam ederim.
umarsızca, mesajlarınızın, maillerinizin sonuna öpüyorum yazmayın, canınız gerçekten öpmek istemediğinde.
ya da yapın. daha çok yapın.
aramızdaki uçurumu daha çok derinleştirin ki hiç yaklaşamayalım birbirimize.
ben sizi pek sevmiyorum zira.
Share/Bookmark

26 Mayıs 2010

transplantasyon

sadece bu aralar, kağıda dokunmaktan hoşlanmadığım için gittim yanına. dinlemek isteyip istemediğini sormadan, anlatmaya başladım. baktım karşı koymuyor, devam ettim. canımı sıkan kaldırım taşlarından, varlıklarıyla bile gözlerimi dolduran küçük kuşlara olan sevgimden bahsettim. havuçtan burnu yere düşene kadar hiç fark etmemiştim, sonra iyice suya dönmeye başladı. ben devam ettim anlatmaya. aklımdaki son hikayemi bitirdiğimde, her şey su olmuştu ve ben küçük göletin içindeki kalbi görünce, ne hissedeceğimi bilemeden, alıp elime, doğrudan hastaneye koştum.
vardığımda, koridorda her zamanki surat ifadesiyle oturur buldum onu. dünya yansa umrunda değil, üzüntülü, sevinçli her hikayeye umarsız yaklaşan duruşuyla, etrafına bakıyordu. etrafına bile bakmıyordu belki de, sadece gözleri açık olduğu için, bakar gibi duruyordu. o görmedi beni. doktorların bulunduğu odanın kapısında yeniden düşündüm; onca kitabı, onca müziği nasıl sevmiş o halde?
içeri girdiğimde, doktorlar, ellerindeki röntgenin mahut boşluğundan bahsediyorlar ve inanamıyorlardı. ilk defa görmüşler, kaburganın ortasındaki boşluğu...
buldum, dedim. şansı varmış ki, bunca yıldır karın içinde bozulmadan durmuş.
hemen, dediler. daha fazla vakit harcamadan yerine takalım.
Salinger geldi hemen aklıma;
Sürekli kalple ya da bedenle ilgili küçük edimlerde bulunup sonra da bunların karşı-edimlerini beklemek tümüyle iğrenç bir şey. Eğer yolda yürürken A’nın şapkası başından uçarsa, B’nin tatlı görevi bu şapkayı alıp A’ya vermek ve bunu yaparken de A’nın suratında müteşekkir bir ifade olup olmadığına kesinlikle bakmamaktır, bundan fena halde eminim!

arkama bile bakmadan çıktım hastaneden.
sevinmek de değil ama memnuniyetti hissettiğim.
Share/Bookmark

19 Mayıs 2010

kronolojik sırayla

Emin olun, Kristof Kolomb, Amerika'yı keşfinden sonra değil, keşfederken mutluydu. İnanın ki mutluluğun doruğu, Yeni Dünya'nın keşfinden üç gün önce, isyan eden mürettebatın umutsuzluk içinde gemiyi geriye, Avrupa'ya çevirmek istedikleri zamandı! Ama mesele Yeni Dünya'da değil, yerin dibine batsın o! Kristof Kolomb aşağı yukarı onu görmeden, ne keşfettiğini de tam bilemeden ölmüştü. Mesele, hayatta; sadece hayatta... Dava, keşfin kendisi değil, keşfedebilmek gücünde...

Dostoyevski


Kalbini bilen, onun en ince zevklerini çözümleyip değerlendiren bir kimse elbette ki benim şu görüşüme katılacaktır: "Bütün istekler yerine geldikten sonra aşkın korkunç yıkımı başlar."

Karamzin


İnsan, peşinde koştuğu hedefe varsın veya varmasın, her iki halde de duyduğu hayal kırılışının tadı hemen hemen aynıdır.


Istrati


Ah, ne yazık ki umutların yerine gelmesini beklemek, bunlara sahip olmaktan çok daha zevkliymiş!


Brontë


Şehvetin bütün sisi, dumanı uçup gidince, geriye bu korkunç berraklıktan başka bir şey kalmamıştı işte.

Nabokov




Fakat ben artık bahsi geçen heyecanla çalkalanmak değil, tam da o bittikten sonraki duruluğun içine uzanmak istiyorum.
Share/Bookmark

10 Mayıs 2010

basite kanmam

herkes sıkıntımı çok kitap okumama bağlıyor. kitapları ciddiye almama. kitapları yaşamak istememe, yaşayamayınca üzülmeme. artık büyüdüm ve iki yüzlü davranıyorum, ulu orta savunmuyorum onları, kitaplardaki romantiklikten sıyrıldığımı söylüyorum sırf üzerime gelmesinler diye. ama ortada yanlış bir şey varsa bence onların az hisseden kalpleridir. ben kitaplardan öğrendim, biri sustuğunda, bunun her zaman söyleyecek lafı olmadığından ötürü olmadığı. bazen doludur içi, senin beklediğin tüm güzel şeylerle ama kendine saklamayı yeğ tutar, bazen de olanca garipliğiyle tersini haykırır ama daha bugün öğrendim, Dostoyevski, sadece budalalar, yazılanları olduğu gibi kabul eder diyor, sadece onlar inceliğini kavrayamaz.
Aglea'nın Mışkin'i evlerine gelmekten men etmesi, sandığınız gibi değil,
değil,
sevmediğinden değil.

hayırlara kanmıyorum ben de.
eğip büküyorum harfleri, güzel bir evet çıkıyor. fazla harfi, cebime atıyorum,
zira bazen hiç konuşmuyorlar,
o harfleri, o zamanlara saklıyorum.
Share/Bookmark

7 Mayıs 2010

özümseyin

Neden olmuyor;

You only lose what you cling to.
                                                                   A Buddhist principle



Edindin. Sıra kaybetmekten korkmaya geldi;
 Hiçbir zaman Fortuna'ya güvenmedim, bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşettiği her şeyi -parayı, mevkiiyi, gücü- öyle bir yere koydum ki, geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki, istediği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın.

                                                                                          Seneca


Nedeni mi ne;

Talihin yasası şudur: "O, bizi yüceltir ve yıkar; ve bunu hiç amansız, hiç yasasız ve hiç sebepsiz yapar.
                                                                                 Machiavelli
Share/Bookmark

2 Mayıs 2010

garipsenme

"Mutlu görünmüyorsun," dedi. "Mutlu olmaya çalış."
"Benim için hayatın amacı mutluluk değil," dedim.
                                                                          Orhan Pamuk





Ben hiçbir zaman mutluluğu aramadım. Saadet kime lazım? Ben zevk aradım.
                                                                              Oscar Wilde
Share/Bookmark

27 Nisan 2010

değme keyfimize

bugün
deniz çarşaftı,
ay dolunay,
deniz ışıklı,
ışık çarşafa örtü.
iki de yastık bulurduk kendimize
ben, bulutları ödünç alırdım, aram iyi onlarla
beni kırmaz, inerlerdi yere
uzanırdık sarayburnu'na doğru.

dün değil
yarın hiç değil,
bugün
burada olman lazımdı
Share/Bookmark

17 Nisan 2010

bir kitap beş farklı son

"Böyle böyle diyordu bana, ben ondan hiçbir şey beklemezken, imtina ederken, ağzımdan çıkanların birer yemine dönüşmesine, o hiç çekinmeden serdi ortalığa en güzel sözlerini. Peki ya şimdi, neden yapmıyor sözlerinin gerektirdiklerini ya da daha korkuncu neden hiçbir şey yapmıyor? Bu devinimsizlik beni mahveden."
Üzülüyorum ondan bunları duyduğuma. Ondan öndeyim, birkaç yol ilerde. Gördüm, düştüm ve kalktım. Çıkardım pembe gözlükleri gözümden ve bir daha düşmeyeyim o gaflete diye, kırıp attım. Ama diyorum içimden söylememeli mi bunları ona, herkes kendi yaşayıp da mı görmeli yoksa?
Bu susmanın en korkunç umursamazlık olduğunu demeli mi ona -demeli mi en güzel baharını harcamasın bir hayırsıza diye?
İkisini de yapamıyorum.
Ağzımın içini ısırıyorum, dilime geleni söylememek için;
Kelimelerden medet umma! Kelimeler, bu acımasız korkakların en büyük silahı.
Dalıp gidiyorum, tutulmamış sözlerin içine. Kendime başka hayatlar çiziyorum, onlarca farklı hayat, tutulmuş sözlere uygun farklı varyasyonlar, o hâlâ sayıklıyor;
"Böyle diyordu ama bana..."
Share/Bookmark

8 Nisan 2010

şıpsevdi

yalnızlık; bir şeyler çalışırken, kaleminin, sayfanın göz alan beyaz boşluklarına, adının yanına koyabileceği bir başka adın olmamasıdır.
Share/Bookmark

5 Nisan 2010

göz vs. kulak

O zaman hiçbir şey anlayamamışım! Onu, sözlerine göre değil de davranışlarına göre değerlendirmem gerekirmiş. Hiç kaçmayacaktım! Zavallı kurnazlıklarının ardındaki sevecenliği sezmeliydim.
                                                                                                         Saint-Exupéry

As I grow older, I pay less attention to what men say. I just watch what they do.
                                                                                                    Andrew Carnegie

Söz insana düşüncelerini gizlesin diye verilmiştir.
                                                                                                      R. P. Malagrida
Share/Bookmark

12 Mart 2010

bu hep böyle miydi?

bıkkın ve bezmiş geldim eve. nasıl kaybettim? nerede unuttum? sıkıntıdan başım zonkluyor. ne zor bulmuştum onu, hem de hiç aramazken, daha doya doya sahiplenemeden ama kaybettiğine de üzülecek kadar benimsemişken, hevesini almadan, daha sıkılmadan, olacak iş mi, kaybetmek? teskin etmeye çalışıyorum kendimi, dünyanın sonu değil, tamam şimdi biraz üzül ama çok değil, kısa sürede geçsin. sürekli yanma bir şeylere. en azından, elindeyken geçirdiğin güzel anılara sevin. olmaz mı? yitirmişliğin huzursuzluğu bulaşı mı verir bütün her yere?
oyalanmaya çalışmak, sırf bunun için yerine koymak/sevmek, ben bunu yapmaktan hoşlanmıyorum artık ama bu sefer bilerek yapmadım, gözüme takılıverdi odada. kim bilir kaç gündür yüzüne bakmamışım. pırıltısı mı sönmüş, artık sevilmeyen insanlar gibi, matlaşmış mı o da?
alıp, koydum karşıma, evirip çevirdim. çaresizce aradım, sevilesi bir köşesini. mutlaka kalmış olmalı, boşuna göklere çıkarmış olamam bunu eskiden. vardır mutlaka ilgimi cezbedecek, beni oyalayacak hoş bir yanı.ne garip şeymiş bu meğer; zorla sevilecek bir şeyler aramak. bulamazsam çok üzüleceğimi biliyorum, bilmediğim ise zamana, emeğe yanmanın bu kadar acı olduğuymuş.
hayır, bu da yalan.
kaybetmeseydim, o en son aldığımı, parlak renkleri meşgul ediyor olsaydı hâlâ aklımı, varlığıyla, yokluğu yerine. eminim hiç üzülmezdim ne zamana ne emeğe. parıldayan ışığın peşinden koşmak, her zaman kolay, her zaman güzel.
fakat bu solmuş.

hevesim kursağımda,
gözümün görebildiğini, "gözüm görmüyor"
göremediği ise gözümde tütüyor.
Share/Bookmark

4 Mart 2010

ben hiç şüphelenmedim II

29.08.09~04.03.10

Çünkü Heves, ansızın ve nadiren gelir. nazlı ve uçarı.
bir insanın bir diğerine yapabileceği en büyük kötülüktür;
alıp hevesini tam ortadan ikiye kırmak. elinde kalır iki parça, kolların iki yanda. birleşir mi bunlar diye düşünürsün hâlâ.
istediği budur zaten kıranın. tuzla buz etse çünkü, bilir ümidi keseceğini. ve istemez bunu. garip bir bencilliğe bulanmış. kırmanın zevki ve vicdanının rahatlığının yanında, vazgeçilmiş olmayı istememe..
bu en büyük caniliktir.
Siz siz olun,
elle tutulur ne kırarsanız kırın fakat bu görünmekten bile imtina eden, bu kendi halinde, bu güzel "şey"leri
kırmayın.
tamiri yok.
Ederim diyenlere ise;
asla güvenmeyin demiyorum.
güvenini kaybedersen "insan"a, dünyayla işinin bittiği gündür
hemen güvenmeyin
siz siz olun
sakın
hemen güvenmeyin.

fakat bunlar sadece sizin için geçerli,
benim güvenim ani ve katidir.
lügatımda sevginin tam karşılığıdır, akli kurallara ve mantıkla hesaplanmaz.
kendiliğinden geldiği gibi kimi zaman haber vermeden çeker gider.
Share/Bookmark

9 Şubat 2010

hadi çocukluğuma inelim

Ünlü - Rüya

Orhan Atasoy - Gemiler


çocuk denecek yaşta bu klipleri severdim,
sadece ürkmez, içine zevk katılmış merakla, gözlerim dört açılırdı.
bunlar mı beni garip etti
ben mi gariptim ki bunları sevdim, orası meçhul..
Share/Bookmark

bu işte bir gariplik yok mu?

hayvandan geldiğimin en çok farkında olduğum zamanlar, göbek deliğimin farkında olduğum zamanlardır.

istediğim kadar boyayayım sertleşmiş keratinlerimi renkten renge.. yanağıma fazladan biraz pembe, göz kapağıma kömür karası bir hat..
özentim onlara değil mi?
yoksa ne diye leoparın desenini üzerimde isteyeyim?
aklım varmış onlardan fazla, kim demiş bunu
onlar doğuştan güzel, hallerinden memnun ve kendilerinden emin
ben sırf güzel buluyor diye balık pulu deseni giymek isteyen bir saka görmedim daha hiç.

göbek deliğimin farkında olduğum zamanlar ise kendimi en çok doğaya ait hissettiğim zamanlardır
yoksa çoğunlukla asfaltın, asansörün, fotoselli lambanın içinde kaybolurum.

ve özünden hayvan olduğunu unutmuş, kendini "şehirli" addeden bir kadının timsah derisinden topuklu ayakkabıların tıkırtısı, gökdelenin koridorunda yankılanıyor.
görse yılanı korkar
görse
hiç düşünmeden kendi derisiyle yapıldığını ayakkabının, ezer başını, başka bir hayvanın kalın derisinden yapılmış kösele tabanıyla.
Share/Bookmark

4 Şubat 2010

itirazı olan?

değil kullandıkları kelimelere, ünlemlerine dahi tahammül edemediğim o izdivaç programlarında sürekli bahsi geçen "elektrik alma/alamama" tabirine bir türlü kızamamamın nedeni sonunda açıklığa kavuştu; modern insan her ne kadar burun kıvırsa da ilkelliğe, bazen candan gelir ona, muzunu güzelce soyan bir şempanzeyi seyreder gibi, gülümsemeyle aydınlanır yüzü.

Biz de  insan soyu olarak elektrikli aletlerden geliyoruz.
kimimiz klima kavminden, kimimiz davlumbaz,
çalışmak, ışık saçmak, işe yaramak, nefes almak, ayakta durmak için fişlerimizin, prizlere ihtiyacı var. onların tabiriyle "elektriğe".
dolanmazsa kablolarımızda elektrik, beynimizden kalbimize akmazsa, anlamsızlaşır, yabancılaşırız.
fonksiyon kaybına uğrar tüm parçalarımız.
vida yerlerimiz paslanır, bozuluruz.
ve bizim oralarda bozulan buzdolaplarını ayakkabılık,
televizyonları da sehpa yaparlar.
kimine göre evrimleşmek de olsa bu;
kablosuz bir masa, elektriğe ihtiyacı olmayan bir gümüşlük olmaya hiç niyetim yok,

bir an düşünsenize, herkesin voltajının şehir şebekesi gibi aynı, fişler-prizler fabrikasyon, tek tip olduğunu.

neo-kablolar olan damarlarımda dolanan bu akımla güzel olan ben buna çok üzülebilirdim.
Share/Bookmark

20 Ocak 2010

her şeyin bir sırası var

ismim hiç bu kadar anlamsızlaşmamıştı yabancı bir ağızda.
"bu" yabancı ağızda.

o olsa;
anlatırdı, hiç bilmiyormuşum gibi
ve dinlerdi;
hiç bilmiyormuş gibi.

yanında fazladan kaldığım her dakikayı ondan hoşlanmama bağladı, bu yüzdendir insanlara hep salık verişim;
ne olur -lütfen
kendinizden bu kadar emin olmayın.
bana göre hava hoş ama aldanan hep siz olursunuz.
yanınızda, gözlerinizin içine gülen kız,
aslında bakıp, gülümsediği her yeriniz, ona başkasını hatırlatıp, içinden
yüzlerce, binlerce kez yerinizde başkasının olmasını diliyor olabilir.


bakarken yüzüne, sevilesi bir yer bulmaya çalışarak, tatlı suratı geldi gözümün önüne ama ben bu çirkinliğe biraz daha katlanmak istedim.
sırf, buradan ayrıldığımda
onu biraz daha sevgiyle anabilmek için.
Haberi yok
"başkaları"nın yanına bile onun için gittiğimden

bir gün ona bunu anlatacağım
ama önce kavuşmamız lazım.
Share/Bookmark

19 Ocak 2010

kum torbası

incinmeye gönüllü-
incinmekten çekinmediğim için

habire vuruyor

danışıklı dövüş bu.
Share/Bookmark

14 Ocak 2010

devam et çünkü biz bilerek doğanlardanız

hemen duymuş, aşka inanmadığıma dair söylediklerimi...

kızmadı o, kızmaz hiç.
geldi, kıvrıldı koltuğun kenarına, biraz hayal kırıklığına uğramış -çok değil.
ağzımı aramaya gelmiş, belli.
dilinin ucunda birikmiş diyecekleri, nereden başlasa, nasıl sorsa bilemiyor, elindekilerle oynuyor.
geldi haberin dedi.
ses çıkarmadım.

kızamam sana ama neden dedi -neden vazgeçtin inanmaktan. sen buydun oysa.

vazçgeçmedim dedim, sadece sorguluyorum kendimi. yok demiyorum, öyle bir şey yok --diyemem. sadece kendimi yokluyorum. sabahları pişman olduğuma göre -istemediğime göre kimi zaman, gitse, sevmese beni, başkasıyla gülmeyi tercih etse, onla anlatmak istese hikayelerini -üzülmeyeceğimi hissediyorum.
omzumu silkip, arkamı döneceğimi..

gözümde görünce, daha her şeyin bitmemiş olduğunu, gülümseyiverdi. yılgınlıktan bunların hepsi dedi, kıştan.. olur bazen, geçer ama, söz -söz bu sene baharı çok erken getireceğim. en mutlusu, en ılığı olacak, şu ana kadar yaşadıklarının.. ama lütfen sen vazgeçme.

devam et.




anlaşmak için fazla konuşmamıza gerek yok, biz birbirimizi iyi tanıyoruz.
zımni bir anlaşmaya delaletti sessizliğimiz. ikimiz de bildik bunu.
zorlamadı kimse kimseyi.
zaten akşam çökmek üzereydi,
elimle tarttım boşluğumu, çoktan dolmaya başlamış..

hafifçe sarılıp, öptü yanağımdan;
sen böyle daha güzelsin, dedi
bırak inanmayanlar, inanmadıklarıyla kalsın.
bilmiyorlar zira ve biz onlara bilmediklerini öğretemeyiz.
insan ancak bildiğini hatırlar.
Share/Bookmark

hangisi benim?

günü bitirmek için yatağa girdiğim an, en cesur benim.
pür aşk, safi cesaret... atıp tutuyorum, ağlıyorum yşanmamış üzüntülere, mutluluktan kalbim etimi yırtıp taşacak gibi atıyor...
en akıl almaz rüyaları görüyorum.
çok özlüyorum kimini, kiminden aklın tahayyül edemeyeceği derecede nefret ediyorum.

çok değil aradan sadece birkaç saat geçiyor
ve gözümü açtığım an, o ilk saniye..
değil yaptıklarımdan -bundan herkes pişmanlık duyar. düşünebildiklerime bile inanamıyorum, hasta beynime korkulu gözlerle bakıyorum. bu ben olamam diyorum, çünkü ben kalp, değil akılım.
sevmiyorum kimseyi ve nefret etmiyorum kimseden. içim duru ve dingin...

ama nedir peki bu -gün içinde içime dolan?
öğlene kadar, sabahki fikirlerimden soğuyup, akşam olduğunda çoktan yumuşamış oluyorum. buzlarım eriyor, içim ısınıyor.
ve tekrar gece olduğunda, bir duygu topu, dokunduğu yerde kül bile bırakmayan bir top ateş oluyor
fikrim..
ve günlerim hangisinin ben olduğumu merak etmekle geçiyor.
o muyum ben?
yoksa bu mu?
ikisi birden olamaz insan...
olsam olsam hiçbiriyimdir.
Share/Bookmark