7 Haziran 2009

ne sana ne bana, suyuna çorba yaptığımız tavuğa yazık

canının çorba istediğini söyleyip, benden rica etti, ona en sevdiği mercimek çorbasından pişirmemi.
neden benden istediğini pek anlamadım. yapacak tonla başka işim olmasına rağmen, gene de zevkle kabul ettim.
kollarımı sıvayıp, giriştim işe.
en özenli halimle hazırladım her şeyi. gören bunu bir ayin, bir tapınma sanabilirdi- sevdiklerimi memnun etmeyi çok severim. bunu bilen bilir.
çorba olmaya yakınken, seslendim ismini içeri doğru;
......
Hadi gel, hazır.
Adı ağzıma çok yakışıyor.
Geldiiim dedi, o da. başka bir işe daldığı sesinden belliydi. umursamadım ama bu durumu.
kalbim tatlı tatlı çarpmaya başladı;
az sonra buraya gelecek diye.
en sevdiğim kaselere dizerken, mis gibi kokan çorbayı; Hadiii dedim.
Sesim sevecen, sesim ümitliydi. Gerçi buna ümit demek yanlış olabilir, çünkü ümidi zaten olmayacağını sandığımız bir şey için besleriz-ben aksini aklıma bile getirmemiştim ki.
Tamam dedi o da tekrar.
o sesi kim duysa, geleceğinden emin olurdu.
yani bu sefer ben abartmıyorum.
gelecek sandım,
hem de bir an bile şüpheye düşmeden.
Çünkü biz küçükken de böyleydi, anneni ne kadar bağırtırsan bağırt, en sonunda giderdin ve annen de biraz söylendikten sonra, gene severdi seni.
ben de gene sevecektim.
bekledim.
gelmedi.
kalan bulaşıkları yıkadım
baharat kavanozlarını yeniden düzenledim
gelmedi.
çağırmadım daha da.
ne tek başıma oturup içmeye ne de mercimek çorbasına ondan daha çok bayılıp, müteşekkir olabileceklere vermeye gönlüm razı olmadı.
kızıp dökemedim de.
soğudu
katılaştı
ben ona genelde kızmam
sadece anlayamam
anlayamadım
beni neden sürekli kandırmak istediğini
anlayamadım
Share/Bookmark

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder