20 Haziran 2009

"alışılmamışı arzulayan onun kibiriydi -ve- kendisi gerçeğe ait olmadığı halde gerçekle çok ilgiliydi"

bu biraz uzun olacak hissediyorum.
fonda brenda lee, zihnimi toparlamaya çalışıyorum.
daha önce söyledim mi bilemiyorum ama ben onu ilk gördüğüm anda sevmiştim. ortak arkadaşımızın evinde karşılaştığımızda (bundan sonra bahsetmemiz gerekirse ona ahmet diyeceğim), yatağın üstünde oturuyordu, bense hareketli ofis sandalyesinde ve konu oraya nasıl geldi hiç hatırlayamıyorum ama ben gene mızmızlanıyordum herhalde..
bileklerim çok ince dedim, öylesi daha güzel dedi, öyle olduğunu aslında ben de biliyordum, kasten yapmadım ama her halde gayr-ı ihtiyarı bir dürtüyle duymak istediklerimi söylettim ona, ve sonra pantolonumun paçalarını biraz yukarı çekerek gösterdim kışın ortasında bronzluktan eser kalmamış ayak bileklerimi.
"güzel," dedi.
bazen böyle olur. bir paragraf dolusu cümle tek kelimeye sığar ve o karşı karşıya durduğumuz saniyede hissettim, bu işte bir iş olduğunu.
şimdilerde evlendirme programlarında adına elektrik diyorlar fakat elektrik hoş bir şey değil, çarpar ve uzaklaştırır. bu biz yüz yüzeyken ikimizin de arkamızdan kuvvetle gelen okyanus dalgası gibi, sanki itiyor birbirimize doğru fakat mukavemetliyiz, ayaklarımız yere sağlam basıyor-direniyoruz. o da istedi mi bilmiyorum ama ben istedim ki; ortak arkadaş ahmet o anda bir parmak şıklatmamla -keşke ortadan kaybolabilseydi.
zaten ikisini aynı odada gördüğüm anda şaşırmıştım. nasıl ahmet'in arkadaşı olabildiğine, çünkü ahmet salaktı- kimseyi rencide etmek istemem ama o salaktı. belki o da benim için aynı şeyi düşündü-onun yanında ne işi var diye. bilemiyorum ben de- ne işim vardıysa artık? ama fena da olmadı hani, yoksa hiç karşılaşamazdık, bu yüzden ahmete zaman zaman müteşekkir hissederim kendimi.
ona yakıştıramadığım başka kimseler de oluyor, başka hareketler. arkadaşlık sitesi deyince kulağa komik geliyor ama isim vermek huyum değil. işte oradaki bütün resimlerini ezbere biliyorum, kimle nereye gitmiş, nerede neler yapmış. imrenmiyorum hiçbirine, inceliyorum sadece. beraber vakit geçirdiği bazı insanları, başka yerlerden tanıyorum, o zaman da anlamıyorum, çünkü hepsini bilemem ama onların da çoğu salak, tıpkı ahmet gibi.
yanlarında mutlu görünüp, vaktinin çoğunu onlarla geçirdiğine bakıp, sakın bir yanılgıya düşmeyin. ben hiç düşmedim. çünkü bunu sadece ben görebiliyorum -ki bütün o resimlerde, eğlencelerde, içkilerde, yolculuklarda hep bir eksiklik var. yaralı bir durum değil bu, kırgın değil bir şeye. sadece eksik bir şey, puzzle'ın o eksik parçasını kaybetmiş. arıyor. ne kadar gülerse gülsün o resimlerde, neyin eksik olduğunu da bilemiyor,
belki de hayattaki en büyük problemi bu.
işte onu ilk görüp, içimin kaynadığında hissetmiştim, o garip tarafını ve içimin kaynamasının nedeni, içindeki bu bulamadığı huzursuzluğun sesine, eline yansımış olmasıydı. o zamanlar daha kibarlığı elden bırakmamıştı, bu halini o yanıyla dengelemeye çalışıyordu. ve o anda anlamıştım, eksik parçanın bende olduğunu, o daha bilmiyor, söylemedim bunu.
"I just... Thought you looked sad. I like sad men."

sanıyorum ki o zamanlar, yaşı şimdikinden daha genç olduğu için, kafasını bu duruma yoruyordu, bazen hırçınlık yapıyordu bu bünyesinde, kızıyordu önüne gelene, bazen de hafifçe küsüyordu, sonra eve gidip kendini dolabına kitliyordu. ben de küçükken kitlerdim kendimi dolaba, şimdilerdeyse kilitli banyoda iyi hissediyorum kendimi, ayak derim küvette buruşmuş, işte buralara yazdığım hatta yazamadığım saçmalıkta şeyler üşüşüyor beynime, sohbet ediyorum kendimle, bazen onunla; o gün başıma gelenleri anlatıyorum. beni dinlemeyi seviyor çünkü biliyorum.
her neyse bugün konu ben değil o.
ve sonra zamanla iyice büyüdü. baktı böyle ömür geçmez. önünde iki yol var; ya ömür boyu dolaplarda saklanacak ya da koyverecek. o ikincisini seçmiş- bütün bunları ben yokken yapmış, buralarda olsaydım kesinlikle müdahale ederdim. bırakmış aramayı bu işin nedenini. aman demiş neyse ne, sonra da daha çok vermiş kendini, kendine yakışmayan garipliklere ya da hiç doldurulamayacağını sanıp boşluğunu, ümidini kesmiş.
bu tatlı üzüntüsü, kırılganlığı yerini kendine erkekçe bir güvene bırakmış. güven, umursamazlık ve hissiyattan el etek çekme durumu bu. bakmış yakışıklı, kızlar zaten etrafında, birini alıp birini bırakmış, kötü bir maksatla değil, dedim ya aslında içi hep iyi diye o sadece deniyormuş.
denemiş hep, aramış.
ve o kızların bir teki bile anlamamış, yaşadığı bu değişimi-söylememe gerek yok her halde yeni o'nu daha çok sevmişler. benim sevmediğim ne varsa, onlar onu seviyor.
hepsi toplanıp tüm kuvvetleriyle öpseler acaba, benim burada, tam burada, bilgisayarın başında hissettiklerimi-hissettiklerini, hissedebilirler mi?
bence hayır.
bazen düşünüyorum, gidip kapısını çalsam, elimde tek bir puzzle parçası. bir teklifte bulunsam, bu parçaya karşı ben de eski halini istesem ondan, çok zor olmasa gerek, çünkü geri kalanlarına bu haliyle devam edebilir. ona hiç karışmam hatta işime bile gelir.

sesi kadar hassasiyet bekliyorum ondan, dünyaya karşı yaptığı tüm edimlerden. bir kızın bir erkekten hatta bir insanın bir insandan bekleyebileceği en zor şey bu biliyorum. belki korkaklığının ana nedenlerinden biri de bu, başaramayacağını sanıyor- her ne kadar tüm resimlerde burnu havada çıksa da-
fakat bu ne inat ve nasıl bir karşı geliş; Ben öyle olacak diyorsam, tersi nasıl düşünülebilir.
gözlerimde değişik bir yeti, kimsenin göremediği ışığını görebiliyorum- son zamanlarda yaymaktan imtina ettiği ışığını.
kendini aksine inandırmaya çalışsa ve bu konuda aynı yöndeki davranışlarını sürekli ve tutarlı hareketlerle desteklemeye çalışsa da ve siz bunu kabul etseniz, size kabul ettirmiş olsa da beni buna inandıramaz.
o iyi ve sevecen
kibar ve tatlı.
çabuk zedelenen bir tarafı var ve bu kendini bazen üzüntü, bazen de sinir olarak su yüzüne çıkarıyor, bunu biliyorum, o zaten ayrı konu ama benim zaten kavga ettiğimize dair de senaryolarım var.. yumuşak karnını iyi biliyorum, nasıl sakinleştirilir onu da çok iyi biliyorum, nedir asıl duymak istedikleri, onlar sadece benim dimağımda. o yüzden boşuna beklemesin, ne kadar iyi vakit geçirdiğini sansa da başkalarıyla, istediklerini duyamayışı onlardan ve bu yüzden içinde bir şeylerin kırılışı/sinirlenişi, hep böyle eksik kalacağını sanışı bir şeylerin..
o hep beklenilen karşı edimler-cümleler 6 küsur milyarlık dünyada sadece bir yerde saklı.
sihir mi bu ne bilmiyorum. ama sadece bilen benim.

tom waits'ken bu justin halini
içime sindiremiyorum.

brenda lee yerini farjad'a bırakmış. sözler zihnimi dağıtıyor.
Share/Bookmark

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder