26 Aralık 2009

pizzadan bile çok

 en çok yemeği sevdiğiniz şeyi tutun aklınızda.
ve bundan çatlarcasına, zevkle, iştahla yediğinizi,
ve artık yiyemeyecek hale geldiğinizi...
hâlâ ister misiniz yemek?

daha dün yedim ondan, bugün başka bir şey yiyelim demez misiniz?

ben
diyemiyorum.

bu;
ya kimine göre şirazeden çıkma belirtisi


ya da
göğsümü gere gere söylediklerimin en tatlısı


içim onla nasıl dolu
ve ben yedikçe nasıl acıkıyorum
sevdikçe, kalbim büyüyüp yer açıyor bana;
doymadan
doya doya
daha çok seveyim diye.
Share/Bookmark

21 Aralık 2009

lütfen

aklına,
kalbine her geleni söylemek isteyebilirsin;

ama
duymak istemeyenler var.
Share/Bookmark

20 Aralık 2009

Françoise Hardy - Träume

buradan..

Träume, die bei Nacht entstehen
und am Tag vergehen
sind meistens gar nicht wahr
weil sie unter den Millionen
unsrer Illusionen
geboren sind

Träume sind wie ferne Wolken
denen andre folgen
solang es Leben gibt
sag mir, sag wohin sie treiben
wo sie einmal bleiben
weiss nur der Wind

wie ein Wunder ist die Welt
jeder Baum und jedes Feld
wie ein Wunder ist die Welt

Träume, die uns nichts bedeuten
sollte man beizeiten
mit andern Augen sehn
weil sie oftmals unser Denken
auf die Wege lenken
die wir dann gehn
Share/Bookmark

8 Aralık 2009

hava alan diş dolgusu gibi, rüzgarda sızlıyor hafif hafif

unuttuğum oluyor
ama en çok bir iş yaparken hissediyorum onu.
olmadığını.
bazen umursamıyorum
bazen umursamamaya çalışırken daha çok kanırtıyor içimi eksikliği.

her yerde bulunacak cinsten değil, değişik kıvrımları var,
herkesteki uymuyor.

gözümü karartıp bazen, alıp alıp koymaya çalışıyorum, gözümün ilk gördüğünü.
uymuyor, oturmuyor,
emanet duruyor üstümde,
yürürken sallanıyor. bantlayıp, yapıştırıyorum.
annem kızmasın burnu büyüklüğüme,
üzülmesin daha fazla bu halime diye..

olmuyor.

bir tane var ama biliyorum.
sokağın birinden geçerken görmüştüm vitrinde.
satılık değilmiş.
utanıyorum gidip istemeye. gidip meramımı anlatsam açıp gömleğimi göstersem,
bakın desem tamı tamına aynı
kıvrımları, boyutu. mahzun bir gülümseme kondursam suratıma, acındırmak için biraz..
koysam, dolacak.
koysam,
tam olacağım
desem.

verirler mi?
al derler mi
al
senin olsun.
Share/Bookmark

2 Aralık 2009

aşk değil bu sevgi

insan ne güzel şey.
sevdiğin insan.
bir kokusu var, sıcaklığı
kalemden, masadan farklı...

onları da severim ama bu,
sesine ses verir.
kendine sakladığında bile, beyin kıvrımlarından geçtiğini bilmek güzel.
tırnakları gözle görülmez bir ölçüde uzarken,
ciğerine hava dolup,
damarlarında kan her zamanki hızıyla akarken
seni düşündüğünü bilmek
insanı ayakta tutan şey.
ayakta dururken, onunla aynı yeryüzüne bastığını bilmek
çok güzel şey
ve bu güzel olan şey, aşk değil asla,
sevgi

ve ondan bende çok var.
Share/Bookmark

28 Kasım 2009

bunu anca sen yaparsın

sevdir bana kendimi
en az seni sevdiğim kadar


en az yıldızları,
gökkuşağını
en az kahveyi sevdiğim kadar.
Share/Bookmark

halden anlamazlar

sağ elim, soluna küs
alıp koyuyorum üst üste, kenetliyorum işimi sağlama alıp
oldu diyorum bu sefer,
arkamı dönmeyegöreyim
bakmıyorlar gene birbirlerinin yüzüne
başlarına buyruk
ne yapsam olmuyor
sevemediler birbirlerini gitti..



And Jesus said, "Now take her hand."

Share/Bookmark

etten kemikten değil

buğday unu, şeker, bitkisel yağ, fruktoz şurup, glikoz şurup, tuz, süt (%1,0), peyniraltı suyu tozu, kabartıcılar (sodyum ve amonyum bikarbonat), yapay aroma (etil vanilin), koruyucu (sodyum metabisülfit)

eser miktarda yumurta, susam, soya ürünü ve fındık içerebilir.
Share/Bookmark

20 Kasım 2009

ben bir şey demedim, diye savundu kendini.
peki ya içinden dediklerin?, dedim.
onları, ağzından çıkanlardan daha iyi duyabildiğimi bilmiyor musun?
Share/Bookmark

"böyle zor / bu kadar / dar / böyle kanlı / bu denli kepaze"

büyük şehir bu, telaşesi çok.
genelde her anın farkında olarak yaşamayı tercih etsem de bazen hızlı hareket etmek lazım gelir. kaldırımdan, yola, ordan tekrar yukarı slalom yaparak, yetişmeye çalışmak...
halimden memnunken, karşıma birden yaşını almış biri çıkıverir. iki büklüm bazen, zor yürür. utanırım o zaman gençliğimden, gayr-ı ihtiyari yavaşlar adımlarım.
kolu yoksa birinin, ya da bacağı aksak... saklamak isterim, sağlam kolumu bacağımı.
önündeki sergideki her şeyini satsa, elimdeki bir bardak kahve parası kadar anca kâr edebilecek bir baba gördüğümde, okkalı bir tokat atmak isterim kendime.
babam gelir aklıma, neyi var neyi yok önüme seren babam.
muhtemelen o da ister aynılarından almak kızına
ama tüm suç bende, süt oranını beğenmeyip, gözümü kırpmadan çöpe attığım kahvede.
kahve plantasyonlarında karın tokluğuna çalışan çocukların sıcağı basar üstüme.
ayakkabılarımdan fırlar çiviler, deler etimi. 15 dakikada ürettiği bir ayakkabının çiftini almak için 7 ay çalışan çocuğun ahı tutar.
oh olsun ama
dünyada bu kadar aç varken,
bu kadar muhtaç
hiç utanmayan,
lokmaları boğazına takılmayan, beter olsun.
Share/Bookmark

19 Kasım 2009

kim?

kim ağlar benden başka
kötü bir rüyanın etkisindeyken hâlâ
kahvaltı masasında,
elinde çay bardağı-gözü yeşilde
olmayan sevgilisini aldatacağı için?
Share/Bookmark

"dilim paslı, uykum berbattı"

en sevdiğim şeydi, kendimi duvara yapıştırıp uyumak, rahat ve sağlıklıydı hem de sağıma dönmüş olduğum için.
çünkü solum dolu. herkesinkinden biraz daha fazla.
bazen aklıma gelirdi ama konduramazdım. annem titiz bir kadın, evimize gelen yardımcı da hiç baştan savma yapmaz işini. ne gezer derdim, bir an bile irkilmişliğim olmamıştı. olanca rahatlığımla yaslanırdım duvara...
sonra başıma gelince, hiç ummadığım bir anda, korkar oldum bir daha o tarafa gitmekten.
yatağın öbür tarafı yabancı, rahatsız..
ben orada, uykum, aklım diğer tarafta...
bazen yaklaşıyorum hafifçe, ama eskisi kadar rahat değil,
tedirginim, ağzımı kapıyor bazen üzülerek aramıza yastık koyuyorum,
ama diyorum önemsemiş olsaydı beni,
izin vermezdi o tarafında "onların" gezmesine...
ne kadar istesem de onunla eskisi gibi olmayı, unutamıyorum
üzülüyorum aklıma geldikçe, beni hiçe saymış olmasına...
Share/Bookmark

4 Kasım 2009

bunlar benim ağzıma yakışıyor mu?

dışı hazneli bir mum olduğu için yaktığım, yanıp, erirken, içinde biriken eriyik sıvıyı kurutup tekrar yakmak istedim-- olmayacağını az buçuk tahayyül edebiliyordum-zira o zaman mum piyasası olmaz, herkes bir kere edindiği mumu eritip dondurup, ebediyete kadar yakardı.
çalıştım, olmadı.
işten anlayanlar fitilinin bitmiş olduğunu söylediler,
bence gözümün hâlâ görebildiği fitil, beni bir süre daha idare edebilirdi. kanaatim bu yöndeydi.
çok mu klişe?
meğer her şeyin bir sonu varmış.
daha tam bitmediğine inandığım fitil, duruyor öyle, hiçbir işime yaramadan.
sonbahar temizliğine soyunmuş ruhum, eskilerine ne denli sadık olarak bilinse de,
işe yaramaz/kullanılmaz ne varsa, atmaya meyilli bu ara.
mumla geçirdiğimiz zamanları hiçe sayarak, alıp çöpe attım.
buzdolabında, daha var.
o da biterse,
dışarısı bana mum satmak isteyenlerle dolu.
bu işe bu kadar kafa yormamak gerekiyormuş.
biterse, atarsın
biterse,
yenisini yakarsın.
Share/Bookmark

29 Ekim 2009

ben daldan koparmam

kendi ağırlığına dayanamayıp yere düşmüş begonvilleri alıp cebime koymuştum.
unutup, elimi her cebime attığımda,
elim hep alışmış, kuru bir şey hissetmeye-
sümüklü mendil sanıyorum.
burnumun akmadığına şaşarken- bir anda şuursuzca tiksinerek;
bunlar kimin sümüğü?
Share/Bookmark

değil çelik, içimde kemik bile yok.

uçurtma olmak istiyormuş.

ben uçan bir şey olmak istesem, asla uçurtma olmak istemem. dilediği kadar yükseğe uçamayan, iple yere bağlı, yerde duranın inisyatifine ve rüzgara...
ondan daha güçlü olan, uçak mı? onu hiç istemem. çelikten, rotası belli, ne zaman gidip nereden geleceği... içinde yüzlerce insan.
ben, insanları pek sevmem.

eğer ben uçan bir şey olmak istesem, kuş olurdum.
sıcak, yumuşak, yüreği pır pır, ürkek bir kuş
daldan dala seken..
göç zamanına, kurallarına dahi riayet etmeyen
gittiği yerde aşık olup kalan
deli,
aşık bir kuş.

duydun mu sevgilim? uçurtma olmak istiyorlarmış.
onları sevmememiz işte bu yüzden,
asla anlayamıyorlar.
Share/Bookmark

20 Ekim 2009

ben galiba bir kere olmuştum

evinize ekmek götürebilmek için kirin pisliğin içinde çöp karıştırmayı bile göze almanıza rağmen,
yanınızdan geçenler karşı kaldırıma kaçtılar mı,
nedeni bilinmez bir korkuyla
durup saygı duyacaklarına,
ya da biraz utanacaklarına?

anne babalar çocuklarını korkuttular mı, çocuklarını size vermekle?

adınız hiç küfür oldu mu başkalarının dilinde?

siz hiç çingene oldunuz mu?
Share/Bookmark

19'un başı

kiminiz yaya kiminiz otobüsün içinde
bazınız motosiklet tepesinde,
her gün üzerinden geçtiğiniz yollara şaşırmamanıza çok şaşırıyorum.

sevmiyorum, hor görüyorum bazen,
bazen üzülüyorum dünyanın haline.
cânım yer kabuğunun üzerine boca etmişler olanca asfaltı,
dizmişlerce onca taşı diye.
kaplamışlar üstünü, nefes alamaz diye..

dünya tek devlet, ve devlet başkanı da ben olsaydım.
tek bir kanun hükmünde emirle tüm insan yapımı yolları söktürürdüm dünya üzerinden..
ve hemen istifa ederdim..

ne de olsa ben bu yüzyılın insanı değilim.

ve giyerdim el yapımı, hiç de dayanıklı olmayan bağcıklı topuklu botlarımı
kıyardım, iki günde paramparça olmalarına göz yumardım.

ucu dantelli uzun elbisem varsın çamur olsun.


küçük ulak çocuk çoktan bekliyordur kapımda, elinde sevgilimden gelen mektup,
cevabını almadan gitmeyecek

saniyede dünyanın öbür tarafına iletilebilmesine rağmen, hoyratça, gelişigüzel  yazılmış birkaç kelime değil bizim cevaplarımız
bizim cevaplarımız;
candan
bizim cevaplarımız parmak ucuyla değil, kalple yazılmış.

sevgilimle bugünlerde ölümlerden ölüm beğeniyoruz kendimize,
sadece aşığız diye..
bu yüzyılda böyle
insan sade aşkından ölüyor.
Share/Bookmark

16 Ekim 2009

ben çoktan yoruldum

başka bir dilde konuşuyorlar.
bilmediğim bir dilde

anlattıklarını anlamıyorum.
anlattıklarımı anlamıyorlar.

yorulup, susacakları anı bekliyorum,
boş boş gözlerimin içine bakacakları anı
Share/Bookmark

13 Ekim 2009

kalıcı olarak sil II

sadece vaktimi çalıp, enerjimi emen,
fakat bunu bildiğim halde,
verdiğim emeğe kıyamadığım için,
sırf bunun için
bir türlü silemediğim
bilgisayar oyununun bugün gözünün yaşına bakmadım.
hayatımda olmadığım kadar gaddar,
olmadığım kadar katı yürekliydim.

en tatlı renklerini gösterdi bana, bir adım daha at dedi, bir sonraki level'da seni neler bekliyor..
gözümü yumup, kulağımı tıkadım.
sildim.
Share/Bookmark

12 Ekim 2009

ahde vefa II

kimileri sözüne sadık,
kimileri de;
sözlerini tutmamaya dair ettikleri yemine.
asla ihanet etmiyorlar
Share/Bookmark

8 Ekim 2009

anın resmi

işaret parmağı avcumun içinde.
tüm ilişkinin özeti;
bütün vücudundan sadece 1 parmak ayırmış bana -o koskoca elinden.
ve uzatmış --en yakınında değil, biraz uzağında tutayım diye.
ben ise 5 parmağımın 5iyle sarılmışım, bana layık görülen tekine.
sıkıca sarmışım.
o, etken.
uzattığı gibi, çekebilir de olanca gücüyle -tüm kapasitesiyle kullandığını var saydığım iradesiyle.
ve ben, her ne kadar tutabilecek gibi görünsem de,
gücüm yetmez buna.
o, benden -çok daha- güçlü.
çekilmek isteyen parmağı, tutabilecek kadar egemen hissedemem kendimi.
giderse gider.

avcumun içinden kayıp gidişine kolaylık olsun diye, kaslarımı gevşetir,
bildiğim tüm kelimeleri kendime saklarım.
buna dair şarkılar dinler,
bir tekini bile söylemem,
üzülürüm.
Share/Bookmark

1 Ekim 2009

istenmediğini anlayamıyor

evden çıkarken, saate baktım- çok geç kalmışım. koşmam lazım, yetişebilmem için.
çok sinirlenmedim ama, belki dedim,
koşarsam, yetişemez bana, geride kalır, kurtulurum.
asıl söylemek istediğime söylemediğimden; özlediğimi.
gün içinde beni sevindiren, kızdıran şeylerden bahsemediğimden.
yakın bulup kendime, ona anlatmaya başlamıştım.
içimde biriktire biriktire, derimin davul gibi olmuş şişliğine, iyi gelir sanmıştım.
aslında ilk başlarda işe yaradı.
hoş geldi, konuştuk, ben anlattım. o hep, duymak istediklerimi söyledi. yapmamam gereken ama canımın çektiği ne varsa, cesaret verdi.
arkadaşım sandım.
fakat sonra sıkıldım.
çok ve gereksiz konuşan bir arkadaşla buluşmaktan nasıl imtina ederse insan, ben de aynı öyle kaçmaya çalıştım, köşe bucak.
olmadı, ne yöne dönsem benimle. nereye gitsem orada.
bazen gitti sanıp, kafamı çevirmeden -anlamasın diye ona baktığımı- gözümün ucuyla süzdüğümde; kımıldamadan orada durduğunu görüyorum, put gibi.
uyuyorum, yanımda. rüyalarımı bile, o yönlendiriyor.
kancayı takmış belli, kovsan gitmez.
hadi desen, gel bari anlaşmaya çalışalım, bir orta yol bulup;
inatçı, bencil;
hâle, yola gelmez.

kaçırmamak için deniz otobüsünü canımı dişime takmış, koşarken, birkaç dakikalığına da olsa unutuvermiştim. kendime geldiğimde sevindim, bu sefer başardım sandım.
kendimi attığımda her zaman oturduğum taraftaki koltuğa,
baktım orada, yorulmuş koşmaktan.
nefesi düzeldiğinde, başlayacak gene konuşmaya..

istenmediğini anlamıyor, kovmaktan beter ettim,
hâlâ yanımda, hâlâ içimde diye kızsam da çoğu zaman..
empati kuramadığımı fark ettim.
belki de ne gidecek başka bir yeri vardır, ne de girecek başka bir vücut biliyordur, benimkinden başka.
Share/Bookmark

29 Eylül 2009

ring

inmek için hazırlandığımı fark edince, bacaklarını toparlayıp kenara çekildi;
"geç" dedi.
geçmek zorunda olmasam,
inip, gitmek zorunda
o lafın üstüne geri oturup, son sefere kadar kalakalmak isterdim yerimde.
kitabım var çantamda ve defterim
ve dünden kalan bir kutu light süt, yeterdi bana.

yapamadım ama,
boyun eğip lafına;
Geç-tim!
Share/Bookmark

27 Eylül 2009

fareler yanımda aslan

sırf korkudan,
her kelimesine fazladan birkaç anlam yükleyip,
onu yanlış anlıyorum.
asla ikiden aşağı olmayan seçeneklerden biri hep; şımarttığım bana-mutlu,
diğeri; yerden yere çaldığıma;
her harf, her virgül, diken topu.
olmayacak olumsuzluklara sarıp sarmalayıp vuruyorum çıplak etime.
ilk ağızdan "evet, budur kastettiği." diyemem hiç.
iyiyi kendime yakıştıracak kadar güvende hissetmem yanında
ve kötüyü seçsem; - o zaman da kıyamam kendime.
aklım, gözüm hep iyide.
Share/Bookmark

26 Eylül 2009

untitled

ayaklarının çocukluğuna nazaran çirkinleştiğini benim de farkettiğime şaşırmış, yalnız kendi anlar sanıyormuş ve sadece şaşırmakla kalmamış hem de galiba içerlemiş, bir başkası tarafından durumun anlaşılır boyutlara ulaştığını görünce. ilk hata burada; ben başkası değilim, onlar en az 24 yıldır üzerinde yürüdüğüm ayaklarım kadar benim.
duymak istemedi bunların devamını gülüştük.
ağzını muzırca araladı-duymak istemediğim-duymak istemediğimi bildiği şeyleri sıralayacaktı ki durdurdum.
hayır dedim sakın söyleme. Söyleme çünkü sen eminsin onları ne denli benimsediğimden, bu yüzden dilediğimce söyleyebilirim aklımdan geçenleri. ben o ayakları güzel oldukları için sevmemiştim ki, çirkinleştiklerinde burun kıvırayım. onların tek sevilesi yanları, senin bacaklarının devamı olmasıydı. yoksa yan yana duruş şekilleri ya da tırnak tipleri, zerre kadar umrumda değil. tek zoruma giden altlarının sertleşmesiydi.
tek "tüh" dediğim bu oldu.
diye düşünmüşüm-hatırlıyorum bunu, düşünmüştüm. şimdi tebeşirle çizilmiş bu karenin dışına çıkarıyorum kendimi. biraz daha geri gidiyorum, 5-10 adım geri. detaylı görebilecek kadar yakın, ani temas edemeyecek kadar uzak. ve düşünüyorum ayakları, onların farklı bir versiyonu olan, tırnakları yenmiş elleri. istiyor muyum bunların yanında olmak diye yokluyorum kendimi- cevap vermiyor kendim bana, belli dalmış bir şeye. sarsıyorum iyice; hadi cevap ver. çok kolay evet ya da hayır. hayır o kadar kolay değil.
demokrat bir yönetici gibi-kimsenin hakkı yenmesin istiyorum. dudağımı büküyorum, omuzlarımı hafifçe kaldırıp. yanında olsam evime gitmek ister miydim- evimdeyken yanına gitmek istediğim kadar?
bilemiyorum.
evet desem hayıra haksızlık ederim.
hayır desem, evetlerin gönlü kalır.
Share/Bookmark

23 Eylül 2009

bileniniz var mı?

adını ağzıma alır almaz, şefkate bulanıyor önce ve saf şefkat olup çıkıyor sonra sesim. kızdığımdaysa ona --biraz daha dikkatli verin kulağınızı bana-- öfke gibi görünen o notaların ardında, hayâl kırıklığı saklıdır.
aşıktım eskiden, ele avuca gelmez, işe yaramaz, dengesi olmayan bir şeydi kalbimdeki. Sonra yeniden tanıştım onunla.
ve bu sefer sevdim onu. histeri, yerini dingin bir sevgiye bıraktı. yanında da kolundaki her sarı tüy kökünün aşinalığı..
yeniyetme bir kız gibiydi eskiden,
şimdi kimi zaman anne, çoğu zaman da kadın gibi sevgim.
ne istediğinden ziyade ne istemediğini bilen, yapıcı bir kadın.
yana yakıla yanında olmak değil isteğim,
fakat bir yerde olmam gerekiyorsa illa,
yerim onun yanıdır.

Kim bölmüş dünyayı böyle parça parça
ve o koca suları kim koymuş araya?

Kimdir benim muhatabım?
Gidip anlatsam derdimi,
Vazgeçer mi inadından?
Share/Bookmark

20 Eylül 2009

bir garip nepotist

Raflarım var benim, herkesin yerinin belli olduğu. alırım, koyarım, etiketlerim. Yerlerinde durmaları için tembihlerim. ilk anda onlara atfettiğim yerden-uygun bulduğum yerden, yukarı çıkmaları ya da alt rafa inmeleri hiç hoş değil. yorulurum. kafam atar kimi zaman, alıp çöpe de atabilirim hemen, az kullanılanların yanında durmasına bile dayanamam.
Tahmin edemeyeceğiniz kadar muhafazakârım. severim muhafazayı, sevdiklerimi muhafaza etmeyi. bu kelime aklıma hep, güçlü bir adam getirir, güçlü ayakları yere basan, enerjik bir adam. fakat ben çabuk yorulan, sinirleri harap olmaya yer arayan, kırılgan bir muhafazakârım.
dünya iyisi bir komşum var, ilk anda, tanıştığı herkese aynı mesafede dururmuş, aynı sevgiyle. Şaşırarak bakıyorum söylediklerine.
Benden ne denli farklı. Ben, ne kadar iltimas yanlısıyım.
Kimsenin ricası geçmez fakat burada. müdür de benim, hademe de, yeri geldiğinde kral-kraliçe değil asla, ben onu hiç olamadım. kendim çalar, kendim oynarım.
haksızlık ederim. hak-sız-lık.
hak edene istediğini vermem, hak etmeyene cömertim;
sonra ne yüzle yakınırım; hak ediyorum, ver bana, diye?
bu işin düsturu yok, kuralı, cezası hiç yok.
bana yazılanlara daha da gaddarım.
müzeye saklanacak kadar itinayla yazılmışları gözümü kırpmadan yırtar, silerim. En kaba, en gelişigüzelleri tutar, durur durur bakarım. Rastgele basılmış tuşların ekrana getirdikleri değildir gördüğüm, o tuşa dokunan parmağın sinir yoluyla bağlı olduğu beyinden geçenleri, salgıladığı hormonları belki, korkuları, bilinçaltını görürüm...
bir 7 harfe hikâyeler yazabilirim.
fakat en korkuncu o 5 harfli olan, o düşman.
Hayır
noktasız, tamı tamına 5 harf.
gelmediğinde, gelmesini yeğlettirecek kadar soğuk, o kadar gaddar ve yaklaştıkça uzaklaşacak kadar mesafeli.

"Hayır"ın Dile verdiğimiz en vahşi sözcük olduğunu bilmiyor musun?
Sen Tanrı'ya benziyorsun. O'na dua ederiz ve O, "Hayır" der. Sonra O'na "hayır"ı geçersiz sayması için dua ederiz ve O asla cevap vermez, "Arayın bulacaksınız" inancın nimetidir hâlâ
.
Share/Bookmark

19 Eylül 2009

hac yolcusu

Ademoğlunun başına gelmiş ve gelecek en korkunç şeyi açıklıyorum şimdi;
benim hikâyem-di bu
şöyle bahsederdim o zaman;

geleceğim geçmişte kaldı
geçmişim gelecekte.
bugünüm yok.
her gelecek gün çoktan geçmiş.
yaşanmışlar ise ileride.
ve ben biliyorum yaşanacakları
tek tük mutlu anın anısına duruyorum ayakta
tekerrürlerini bekliyorum bazen sabırsız, rahatsız bir bacak gibi sürekli sallanarak. bazen, bıkkınlıktan umarsız, umarsamadan..

sonra

Bildiğimle, tanıştığımla yetinemem ben dedim.
elimden, kolumdan ziyade, kafamda hissettim gücümü ve inandım.
bildim ki her şeyi değiştirmeye muktedirim.
hayat bir girdap, ben de kapılıp giden, sürüklenen, edilgen bir yosun tutamı değilim.
iradem var ve gücüm...
silkindim.
bu böyle olmaz.
zorlandım. terledim. belim ağrıdı bazen, kramplar girdi bacaklarıma.
yılmadım, bir güzel değiştirdim yerlerini.
şimdi ikisi de olmaları gerektiği yerde duruyorlar.
geçmişten, sevdiklerimi/saf sevgiyi, beni ben eden anları yükledim sırtıma. tatile giderken yapılan valiz gibi, karar veremedim, hangisini alsam, neyden vazgeçsem...
alacağımı alıp, gerekmeyenleri bıraktım. Hafifledim.
Yaşanan yaşandı, tekrar etmeyecek.
yürümeye başladım, keşfetmeye doğru
Artık her yeni gelen gün sürpriz.
gelecek olan her iyi, her temiz şey,
Başımla beraber gelecek.
Hoş gelecek.
Share/Bookmark

17 Eylül 2009

tiranlık nahoş şey

Gözümü kapatmayagöreyim, - ... yaparken- beliriveriyor hemen gözümle gözkapağım arasında ona tahsis ettiğim bölmede.
Gerçi neresi onun değil ki, acımasız/cevval bir fatih gibi,
Her yer onun, her şey onun.
Share/Bookmark

11 Eylül 2009

füniküler aşıkları


benimki bu aralar vızıldanıyor. fünikülerde karşılaşmışlar, görür görmez bayılmışlar birbirlerine.
yıkar mısın beni dedi, belki gene karşılaşırız.
Hay hay! dedim.
bindiği saatlere dikkat eder,
istediğin kadar çıkarız yoluna.

Share/Bookmark

5 Eylül 2009

yoksa siz bunu biliyor muydunuz?

Her şey hızla değişiyor, otobüslerde sigara içilen günler artık benim gibi hafızası çok kuvvetli birinin dimağında bile sadece bir toz bulutu... O yüzden bunu da çoktan biten bir alışkanlık, bir alışveriş tarzı sanıyordum.
Fakat İzmit civarında, biniverdi işte trene. Sesinden anladım, kafamı kaldırma zahmetinde bulunmadan, gözümü satırımdan bir an bile ayırmadan. İşte ikiyüzlülüğün daniskası; "pişmaniye" yemeyi en sevdiklerimdendi ve o andaki tüm isteğim onu yeme yönündeydi. Cebimde param var ve alacak kabiliyetim. Bazen hiç yapmak istemediklerimi yaptığım gibi; bazen de hiç sebepsiz-yok yere yapmak istediklerimi yapmıyorum.
Üstüne birkaç satır yazmışlığım bile var-çok küçükken; şişmanlık-pişmanlık örgüsü üzerine kurulmuş. Bunu gerektiği gibi hissebilmeniz için belirtme gereği duyuyorum; ona olan sevgimin büyüklüğünü fark edin. Fark edin ki anlayamayın, onu almaktan neden bu kadar imtina ettiğimi.
Bu kadar isterken ve önümde hiçbir engel yokken... Üstüne üstlük satıcının arzusu da benim almam yönündeyken, almamam...
Tam o anda mini minnacık ışıklı bir patlama oldu içimde;
İstediği halde yapmamak!
Sadece "istediği halde" eyleme geçmeme bile değil. Talep var ve arz da zaten hâlihazırda. Buna rağmen tüm bunlara rağmen; yapmama, yerinde kalakalma.
Daha ne kadar toyum.
Her yapmayanı istemiyor sanıyordum. Bu yaşıma kadar bunu böyle sanıyordum.

İçimde zaten az miktarda olan huzursuzluk da uçup gitti.
Share/Bookmark

3 Eylül 2009

kokusu pembe, teni bulut

ameliyat masasında gözümü açıyorum; tam karşımda. doktorun iki avcunun ortasında ağlıyor, avazı çıktığı kadar. bana bakıyor. tüm isteği bu; bana gelmek; doktor da dile getiriyor bunu. ve uzatıyorlar bana; ilk buluşma. göğsüme koyuyorlar, kafası boynumda. sesi kesiliyor, istediği benmişim. bir varlık tarafından koşulsuz istenmek, ihtiyaç duyulmak. onun tek ihtiyacı olmak. her yerde ağlarken, sadece senin yanında huzur bulması. huzur, sevgi, güven.. başka hiçbir şey düşünemiyorum; teninin yumuşaklığı başka, şu ana kadar dokunduğum, hissettiğim hiçbir yumuşaklıkla tarif edilemez. pamuk yanında taş.. içimi dolduran tüm bu güzel hisler maalesef ki yalnız değiller. gerçek sevgilerin beraberinde getirdikleri üvey kardeş; korku.
bir telaşla parmaklarına davranıyorum; sayıyorum, tam mı diye? tam mı? ya bir eksik çıksa, nasıl kahrolurum. ilkokul sıralarında, o elini saklarkenki ruhunun kırılışını görüp, tüm acısını hissediyorum içimde ve müsebbibi belliyorum kendimi başına gelecek her kötü şeyin. anneler geliyor aklıma; çocukları ölen anneler. daha bir sıkıyorum kollarımla bencilce. çok korkuyorum.
parmaklar.. kibrit çöpünden ince, kırılır diye korkuyorum.
içime bir tanrı sevgisidir düşüyor, yıllardır ertelediğim. ve aynı anda ilahlaştırıyorum kendimi; can verdim, yarattım ve korkuyorum; çok korkuyorum.
öpmek istiyorum, kıyamıyorum. kavgayla, küfürle, kıskançlıkla, kinle kirlenmiş dudaklarım değmesin istiyorum, saflığın bu vücuda gelmiş haline. dudaklarım, şayet kurumuşsa, çizer tenini. benim dudağım onun tenine diken.
dünyadaki hiçbir kötülüğün daha uğramadığı bu minik cana şaşarak bakıyorum. sakınmak istiyorum herkesten, her şeyden. bir fanusta büyütsem onu sadece iyiyle beslesem, sadece güzeli öğretsem. dünyada daha bir çöpü yok, hırsız değil bizim gibi.
kim benim yerimde olsa, kendini dünyanın en şanslısı addetmez,
kim ağlamaz mutluluktan
kim sevmez onu tüm ruhuyla-
-kim istemez
onu?
Share/Bookmark

31 Ağustos 2009

böyle daha insansın

Neden gülmek normaldir sizlere göre?
arkadaşıyla alışveriş merkezinda yürürken güldüğünde biri, dönüp bakmazsınız ona.
ama ah bir ağlamayagörsün. üşüşürsünüz başına. zayıf bulursunuz. kiminiz içten, kiminiz görev savarak teselli etmeye çalışırsınız. susturmaya.
Ben bunu hiç anlayamam.
ağlamak;
insanın ilk bildiği,
dünyaya hoş geldiği ilk anda, ilk yaptığı edim değil midir?
gülmek ise hayli geç öğrenilmez mi?
geç ve nadir değil midir, ilkine nazaran.
ağlamak ise; ezeli ve ebedi.
siz bu gerçekleri unutmuş olabilir misiniz? ya da hiç bilmemiş.
ağlayana soğuk davrandığımda şaşırırsınız
ben ise hiç dokunmam, normaldir ve teselli gerektirmez.
ağlar
ağlar
ve sonra
şayet gerekirse,
susar.
fakat gülene şaşarım işte
Onu bu derece güldüren,
içindeki üzüntü nedir, hep bunu anlamaya çalışırım.

bazen ben de istiyorum sizin gibi olmayı,
gülenle gülüp,
ağlayana şaşırmayı.
Share/Bookmark

29 Ağustos 2009

ben hiç şüphelenmedim

Şüphe;
Libya dolaylarından gelen, çölden kalkan, yoğun bir toz bulutu.
Tüm güzelliklerin üstünü örtüyor.
küçücük ciğerlerimle nereye kadar üfleyebilirim, uçsunlar diye? uçsunlar, kalksınlar ve sadece güzeli-iyiyi görsün diye eğitmeye çalıştığım gözlerim biraz pratik yapabilsin diye.
Azmedip üflüyorum, ne yaparsam kârdır. başım dönüyor. balon şişirir gibi.
duruyorum.
pes edeceğim galiba.
halbuki ne çok isterdim, geldikleri gibi yok olmalarını.
yediremiyorum kendime, bu kadar çabuk çözülmeyi.
biraz daha, son bir gayret; üflüyorum.
Olacak gibi değil.
Vazgeçmedim.
Elime bakıyorum, avcumun içine; başka hiçbir seçeneğim kalmamış.
ceplerimi de yokluyorum, nafile
böylece;
vazgeçiriliyorum.
kolay kolay kimsenin sözünü dinlemem ama benden daha güçlü biri bunu istiyor demek.
çabalarım kâr etmiyor. gözün alabildiği yeri kaplamış, katrilyonlarca toz zerresini- kaldıramam.
isteğim var ama bu yetmiyor. buna gücüm yetmiyor.
bana tek bir yol kalıyor;
vazgeçmek.
tek bir yapılacak şey;
devinimsizlik.
dilsiz
fakat ne sağır ne kör.
yol üstünde bir kaya parçası ilişiyor gözüme.
oturup bekleyeceğim.
tozlar kalktığında-kendiliğinden
kırgın değilsem
ve hevesim kaçmamışsa henüz- duruyorsa yerli yerinde
istediklerimi yapmaya devam ederim. belki "size" göre başlarım. bu konudaki kıstasınızı bilemiyorum.
Fakat; geçmişse hevesim. az da olsa bir kırgınlık varsa,
o zaman suçlayabilirim, tozu ve onların orada kalmasını isteyeni.
Share/Bookmark

20 Ağustos 2009

fakat yükselenim balık

Türkiye ile İsrail gibiyiz.
Bir küs bir barışık
Ne ayrı kalabiliyoruz, ne beraber.
Sanırım bu ilişkideki Türkiye benim.
Sürekli gelgitli, sürekli tutarsız.
İdeolojik uyumsuzluk fakat diplomatik gereklilik.
Biz tam da buyuz.
artık kullanmayacağı, modası geçmiş neyi varsa bana satmak istiyor. sadece çölde gitmeye elverişli tanklarını bile. halbuki benim ne çölüm var, ne de tankları severim. varımı yoğumu verip, hatta üstüne borçlanıp, önerdiklerini büyük bir minnetle alıyorum. hatta satmak istediği benim diye, şanslı addediyorum kendimi. o mu kötü niyetli, ben mi safım, bilmiyorum.

Bazen şaka yapıyorum gerçek sanıyor
Bazen gerçeği söylüyorum, şaka sanıyor.
En kötüsü de bu galiba; inandırıcılığını yitirmek mi denir buna yoksa hareketlerin belli bir başlığa oturtulmaması - ciddiye alınmaması mı bilmiyorum ama;
nedenini iyi biliyorum;
çok söylüyorum. çok söylüyor, çok konuşuyor ve çok yazıyorum.
ruhum ve zihnim sürekli dalgalandığı ve bu esnada ağzım/dilim de aynı hızla onlara eşlik etmeye çalıştığı icin.
Bunun için,
bana pek inanmıyorlar-
ne kadar açıksözlü olursam,
inandırıcılığımı o denli yitiriyorum.
ciddi-soğuk-ketum olmam gerekiyor.
fakat bu şekilde doğmadm ben.
Burcum ikizler;
konuşur, daldan dala konarım, uçarı hareketlerim de var
fazla ciddi, fazla katı olanlar da
2. tarzı göstermekten imtina etsem de genelde ona ve onlara,
bilmeliler ki;
Keskin yönlerim de var, iki ucu tamamen açık; nereye çeksen oraya giden, ne desen onu yapan yanlarım da. yeter ki bana çekici gelsin; tek şart bu.
Orhan Pamuk; "sonuna kadar susabilmek isterdim, ama biliyorum, yapamam. çünkü ahmağın tekiyim." diyor.
arada deniyorum ben de

ya pa mı yor um.


p.s. dünyanın çivisinin ne zaman çıktığı soruldu bana. ve dedim; hislerin riyasız dışavurumunun adının zayıflık kondugu gün. işte o gün dünyanın çivisinin çıktığı gündü. herkese ve her şeye yabancılaştığım; benim kimseyi, kimsenin de beni anlamamaya başladığı gündü.
Share/Bookmark

19 Ağustos 2009

" `öyleyse sezar'ın hakkını sezar'a, tanrı'nın hakkını tanrı'ya verin´ dedi."

son zamanlarda ondan bu kadar çok bahsettiğime bakıp da aşık olduğumu sanmayın. kesinlikle hayır.
böyle olsa, göğsümü gere gere söylerdim.
fakat bu yatay bir his. boydan uzun, ama derinliği olmayan bir saksıya ekilmiş biber fidesi gibi.
şehrin ortasında, cam kenarında, sığ bir saksıda sebze yetiştirmek gibi, özü de, kendi de baştan yanlış. kök, derine doğru değil de sağa sola ilerliyor. bu yüzden gündelik hayatımın birçok alanına dağılmış vaziyette fakat sert bir lodosta uçar gider-ki biz İstabul`da oturuyoruz, lodosumuz bol.
ön bahçemizdeki koca ağaç devrilmisti, ben ortaokuldayken -ibrettir bu onlara, ben asla unutamam-- sadece boydan uzayan zayıf bir biber fidesinin hele eseri kalmaz maazallah. hele bir de bu "ne edeceğini bilmez, yaptığından, yaptığı anda- yapmadığından ise yap(a)madığı için sürekli pişmanlık duyan" bir fideyse işi daha kolaydır, rüzgarın gözünde.
toprağını da kontrol ettim aslında, böcek dadanmamış ama kendi filizlerini kendi kırıp döküyor, anlamak zor. ben sadece bakmakla yetiniyorum. canını acıtmaz bu bahçıvanın sadece asabını bozar.
fakat aşkın ağacı böyle değil hatta neredeyse tam tersi. saksıda maksıda olmaz zaten. bu konuda hemen anlaşalım-serada da yetişmez. bahçelerde olur, en suni yer olarak; belki parkta.
kökü gövdesi kadar güçlü, kendi boyu kadar toprağın altında. söksen sökemezsin. kolay kolay yıkılmaz, bir "El Nino" gerekir ya da bir "Katrina", ki onlar bile köklerini sökmeye yetmez.
fakat ben merak ederim; o kalan kökler ne olur diye. bunu bir nebatatçıya danışmak gerekir ya da sizin deyiminizle bir botanikçiye. yerine ekilen ağaçla birleşiyor ve onu mu güçlendiriyor? kim bu kadar verici kim bu kadar tok olabilir? ben değil. ben asla değil.
yoksa yeni gelenin büyümesini mi engelliyor, fazla yer kapladığı için? işi bitmiş fakat çekip gitmiyor.hırstan. ya da o kadar zalimleşmeyelim; kıyamıyor emeklerine, yeni gelen tazenin yerine konmasına..
ya da fosilleşip kalıyor mu? kimse elleyemiyor, hiçbir yere gitmiyor kendinden emin, hep derinlerde.
zararsız ve hasetsiz.
bu yüzden sezarın hakkı sezara.
fidenin işvebazlığıyla ağacın kadimliği hep ayrı saklama kaplarında durur, bizim mutfak dolabımızda.

yoktan var oldu fakat bir türlü yok olmuyor.
Share/Bookmark

18 Ağustos 2009

"iş olsun diye"

Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üstüne yazdığım her şiir
Kendileri icin yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
bilmenin.

Share/Bookmark

ahde vefa

soran ben değildim-yemin ederim. hiçbir şey talep etmemiştim. kendi söyledi ruhumu tamir edeceğini. bu işte usta değilmiş ama beni iyi edeceğine inanmış- görür görmez. beni de ikna eden zaten bu oldu; çünkü profesyonelliğin ve fabrikasyon olan her şeyin gözümde 5 kuruş değeri yoktur.
aldım ruhumu içimden, katlayıp, oturduğu koltuğun kenarına koydum.
"ne zaman biter", ya da "iyi yaparsın değil mi" gibi cümleler sarfetmedim, bunu soracak kadar söz söylemeye muktedir hissedemedim kendimi bu konuda fakat güvenim çoktu ona, ona ve yapacağı işin mükemmelliğine.
ağzımdan çıkan sadece bu oldu; "koydum o zaman buraya." - anlamı bozuk, rastgele söylenmiş, tek amacı dikkati oraya yöneltmek olan birkaç kelime..
ve aşka geldi, başımı döndürdü.. bildiği en yerinde deyimleri, en tatlı sıfatları dizdi önüme, ve ballandıra ballandıra anlattı, en sonunda elde edeceğim şeyin güzelliğini; en kısa zamanda yapacağım, hem de öyle bir yapacağım ki sen bile inanamayacaksın deyip umutlandırdı. ayaklarım yerden kesik, günlerce öyle dolandım durdum. hayal ettiklerim zaten onun izin verdikleriydi, kendimden hiçbir şey eklemediğime sizi nasıl inandirabilirim bilmiyorum.
fakat onun zihni benimkinden farklı işliyormuş. benim bundan bir şey ummam garipmiş hatta tamir edeceğine değil inanmak, sanmamam bile lazımmış.
sanmam bile abesmiş.

çünkü sonra hiç ses çıkmadı.

şimdilerde kapısının önünde ya da evimde kanepemde kıvranırken ve inanamazken; değil bitmiş halini, verdiğimi bile geri almaktan/ istemekten çekiniyorum.
şaşırıp duruyorum, yana yakıla etrafıma soruyorum-konuşmamaya yemin ettiğim halde. durup dururken, söz verip de yapmamasına nedenler bulmaya çalışıyorum. ona yakıştırıp biçtiğim hataları alıp, hiç acımadan masumiyetime, kendime dikiyorum.
çünkü diyorum, olanca sukunetiyle bu kadar normal karşıladığı bir şeye,benim bu denli şaşmam,
olsa olsa benim hatamdır.
somut nedenlere dayandıramasam da suçluluğumu,
tekrarlıyorum sürekli içimden ve kimi zaman kendimi tutamayıp, sesli;
olsa olsa benim hatamdır.
olsa olsa
benim hatamdır.
Share/Bookmark

13 Ağustos 2009

pes etmem, tamah etmem

camekanın önünde duruyorum, amacım içimdeki tatlı yeme isteğini, isteğe en uygun yiyecekle karşılamak. karşımda onlarca çeşit, paketlerine bakıyorum-anlamama yetmiyor. tek tek tadlarını getiriyorum aklıma; kimi çok çikolatalı geliyor, kimi çok hamurlu. uzun uzun bakıyorum, bakarken biraz utanıyorum, satıcı gözlerini üzerime dikmiş-almamı bekliyor. o bekledikçe daha hızlı karar vermeye çalışıyorum fakat ters orantılı bir şekilde bütün yiyecekler bana daha da uzak geliyor. ya şuursuzca herhangi birini seçip alacağım, üstümdeki baskıya dayanamayarak ve büyük bir pişmanlık çökecek üstüme ya da direneceğim adama ve istemediğimi bildiğim bir şeyi sırf ona yenildim diye almak zorunda kalmayacağım. almayacağım. onun sıkıntısı sadece dükkandan çıkana kadar sürer. yeni bakkalda yenilenmişsindir, eski hatalarını bilmez, yeni satıcı, eski alışkanlıklarını. dilediğin gibi davranırsın. onda da mı bulamadın aradığını, yol üstünde çok bakkal var- kesmezse markete gir- daha büyük fakat eksisi beraberinde; daha Soğuk. seçim senin; ben kendime güvendim. istemediğim şeyi istiyorumuş gibi yapmadım. ve ikinci yolu seçtim. kusura bakmayın dedim, sizi oyaladığım için fakat ben canımın ne istediğinden tam emin değilim. aslında eminim ama şu anda galiba elinizde isteğime göre bir şey yok ve ben bu isteğimi rastgele bastırmaktan yana değilim. vaktim var, sabrım da, biraz arayacağım. peki dedi adam, nasıl isterseniz.
kuruyemişçiden çıkarken şansa en sevdiğim şarkılardan birine gelmiş sıra. biraz daha açtım sesini. aradığımı bulamasam da keyfim yerinde. en azından memnunum, istemediğim gofreti yiyip, ne ağzımın tadını bozdum, ne de güzel keyfimi. hala açım, hala istekli ve binlerce bakkal önümde beni bekleyen. vaktim bol, param var. elbet bulurum canımın en istediğini. bulamazsam istediğim tatlıyı, tuzlulardan denerim ben de.
artık kararım bu yönde; sevmediğim bir tatlıyı asla zorla yemiyorum. bana sunulana tamah etmiyor, bulamadıkça pes etmiyorum. maksat illa yemekse, hiçbir şekilde hayır diyemeyeceğim tuzlulara yönelirim ben de, onlar beni yarı yolda bırakmaz; biraz selanik gevreği belki de birkaç susamlı kandil simidi..
Share/Bookmark

6 Ağustos 2009

kısmen güneşli

her ne kadar çok konuşsam da her şeyi, herkese söylemem hele de böyle şeyleri; pek nadiren söylerim, sadece en yakınlarıma. her gün gördüklerim değil kastettiğim, zihnime en yakın hissettiklerime. en sevdiklerime. zira alışmışlardır bana ve gözleri fal taşı gibi açılmaz, onlara isteklerimden, hayallerimden, düşündüklerimden bahsettiğimde.
bazısı sadece tavla oynarken karşımdakini yenmenin bende 2. sırada yer aldığını bilir. çünkü ben taşları gönlümce dizmeyi severim, canım nasıl isterse o anda, nasıl daha güzel görüneceklerine inanırsam öyle.. şansa, hem de yenersem, değmeyin keyfime..
bunu pek bilmezler ama ben bazen birinin hangi mesaja cevap vermeyeceğini bilir, onu yazarım ona. sanarlar ki, cevap beklerim dört gözle. katiyen! asıl gelmediğinde memnunumdur ben, haklı çıkmanın memnuniyeti birikir parmak uçlarıma.
bir dialog yazarım kafamda ya da bir an hayal edip onun fotoğrafını çekerim, hatları hayli belirgin. kimin kime ne dediği, kelimesi kelimesine daha önceden, çok önceden yazılmış. sonra söyleriz repliklerimizi, kimse sırasını şaşırmaz.. hepsi hoş değil bunların, bazıları kimilerine göre gayet nahoş.. fakat zaten ben değil miyim daha 5 yaşında bebekken, korkunç hayaller kurup bunların gerçekleşme ihtimaline baygın düşene kadar ağlayan?
kim sever bilmem 4/4lük insanları? ben özgüvende küçük hasarları severim. durur, izler, anlarım.. görmezden gelmekle kalmam, bilirim ki varlıkları öyle rahatsız etmektedir ki onları, garip davranışlara sürükler. üzülürüm içten içe, kendilerine bunları dert ettiklerine. o yüzden çantamda hep bir dev aynası taşırım, sevdiklerimin memnun olmadıkları yerlerine tutmak için. bazen bu bir uzuv olur bu, bazen de hastalıklı bir takıntı.. nasıl istiyorlarsa öyle görürüm, öyle gösteririm onlara da. bunun karşılığındaysa zamanla bana alışmalarını beklerim. benleyken, başkalarına büründükleri hallere bürünmemelerini..
gece, yalnız başlarına uyurken, nasıl öz kendileriyse, işte aynen öyle olmalarını
çünkü o dakikalar değil midir, insanın kendine bile yalan söyleyemediği?
bu anlarınızı verin bana,
en tatlı sırlarınızı
sevgiyle biriktiririm,
ve büyük bir özenle saklarım, aklımın en temiz köşesinde.
Share/Bookmark

5 Ağustos 2009

acze övgü



Kadınlar bizi noksanlarımız için severler. Eğer yeteri kadar kusurumuz varsa her şeyimizi hatta zekamızı bile bağışlarlar.


çünkü

kızlar beceriksiz erkekler hakkında genellikle çok acımasızca konuşur, ama yine de gizlice onlardan hoşlanırlar.

Share/Bookmark

2 Ağustos 2009

kalıcı olarak sil

her gün bindiğim, evime giden otobüse yabancıyım.
ne istikamati biliyorum, ne de sonraki durağı. ayakta, demir avcumda huzursuzum. yer boşalıyor, oturuyorum, daha huzursuz.
gözlerim tanıdık işeretler arıyor. ben dışında herkes duruma vakıf. bildik bir otobüste, ineceği durağı bilmemin telaşsızlığındalar.
imreniyorum sakinliklerine.
ne zamandan beri böyleyim diye yokluyorum kendimi, 4 ay diyor aklım ya da belki 1 hafta. zamandan da ümidi kesiyorum. beni hiç yarı yolda bırakmayan şarkılarımı hatırlamaya çalışıyorum, en sevdiklerimi. söylerken, sözlerini hatırlamaya çalışmadan, bir refleks gibi dilimden dökülenleri. ne başını çıkarabiliyorum, ne 2. satırı.
üzüleyim o zaman diyorum, en son yaptıklarımı hatırlayarak. yarıçapı sonsuz uzunlukta bir çemberin merkezinde buluyorum kendimi. üzülmeye sonsuz uzak. hangi çekmeceye kaldırıp sakladıysam, hatırlayamıyorum.
ve yanlış otobüse bindiğimi fark ediyorum, en yanlış durakta inip, sadece içgüdülerimle buluyorum evimi.
odamın kapısını açıyorum. bana dair tek bildiğim, sokak kıyafetleriyle yatağa girmediğim.
kıvrılıp yatağa, uyumayı umuyorum.
en az bir gece uyumak lazımmış, öğrendiklerini özümsemen için.
hatırlamak için ne kadardı-hatırlayamıyorum. galiba hiç sormadım.
Share/Bookmark

27 Temmuz 2009

görünmeyeni varsaymaktan, görünenin farkına varmaya

haylidir susuşum ruhsal dinginliğimden.
sarkaç sağa ve sola hızlı geliş gidişler yapmayı bıraktı -- ağırlık merkezinden çok ve ani uzaklaşmıyor.
hislerimi öldürmedim, hayır hepsi hâlâ çok derin, hepsi hâlâ çok kuvvetliler, sadece garip bir şekilde itaatkâr olma yoluna girdiler, aklıma sadık bir uşak gibi.
son zamanlarda şahit olduklarım, kanımı donduruyor.
üzülüyorum, güzel insanlara. kendi hesabıma bencilce seviniyorum, binlerce şükran sunuyorum, mart ayından beri beni bu sürece sokan her şeye.
ben sabahları değil geceleri yenileniyorum. gün içinde gördüklerimle eğitiyorum kendimi. itiraf edemediklerime kulak veriyorum. cezalar veriyorum, her taşkın hareketime; gaddar bir üvey annenin, yaramaz çocuğa veremeyeceğinden daha ağır cezalar. ödüllerim de var fakat, kendimi göklere çıkardığım. halimden ve yerimden mutlak bir memnuniyet kaplıyor o zaman, yeri göğü, göğüs kafesimi.
vücudumun yarısına kadar geldi, eski derim soyuluyor üstümden. daha çok hamım, daha çok çiğ. ama bunun farkında bile olmak ve bu yolda attığım adımlar bile şu anda yetiyor bana.
yalanla aramdaki anlaşmayı tek taraflı feshediyorum,
siz değilsiniz kastettiğim.
kendime söylemekten vazgeçiyorum.
belki-lerimi rafa kaldırıyorum.
ve her edime bulduğum kılıflarımı yırtıp atıyorum.
Share/Bookmark

24 Temmuz 2009

devotio moderna

daha adı konmamış hislerim var.
hiçbirinizin şu ana kadar hissetmeye vakıf olamadığı.
başlıklar altında toplayıp, basitleştirmek değil asla isteğim. tarif etmeye çabalayıp, size bunları anlaşılır kılmaya çalışmak ise hiç değil.
anlatmasına ben anlatırım ama,
siz anlayamazsınız.
ve zaten siz anlarsanız,
onların hiçbir değeri kalmaz.
Share/Bookmark

21 Temmuz 2009

aynı göğün altındayız

zaman; rüyadaki zamanlardan, ne gündüz ne gece. vücudum ve zihnim, aracın içindeki havaya alışmış. adımımı dışarı atıyorum. ah bu yaz mevsimindeki tatlı uzun yolculuklar.. hava umduğumdan sıcak. bacaklarım oturmaktan gerilmiş.
şehrin yerlileri, kendilerinden emin, en gündelik oturuşlarıyla. ben meraklı, her halim yabancı. bu şehirde yaşamak nasıl bir his olabilir onu tahayyül etmeye çalışıyorum, gözlerim oraya ait berber, kasap dükkanlarını arıyor. onlara girip çıkanlar, aksanları ve şakalaşmaları, tozlu taşra yolları, eski moda tabelalar.. bunlardır benim hoşuma giden.
teş başına yolculuk çok hoş. fakat bazen kalemin kağıda yazdıklarını, ben de anlayan bir cana anlatmak istiyorum. bazen. o bazenlerde isteklerim kuvvetleniyor. eskiden böyle zamanlarda iletişim araçlarına sarılan elim yerini gözlerime bıraktı. onlar uzaklarda bir bulut kestiriyor kendine ve öylece kurmaya çalışıyor bu bir nevi post modern komünikasyonu. çok mu metafizik? ben daha faxı, değil kablosuzunu, kablolu telefonun işleyişini bile anlamıyorken, bulut onlara nazaran en akla yakını- akla ve bize, en yakını.
gözün en derin, en tatlı dalma anında, çekip alıyorum artık onları oralardan, reel gündelik yaşama. ve bu konuda kulaklarımdan yardım alıyorum. var olması hayal edilen ideali değil, etraftan gelenlerle ilgilileniyorlar; birkaç basit cümle, en popülerinden biraz müzik.
böylesi şimdilik daha güzel.
hepimiz için daha iyi.
Share/Bookmark

7 Temmuz 2009

tadına varmak için

bugün gene denizotobüsünden en son indim. bu işi nasıl beceriyorum derken, bana yıllar önce kurulmuş cümleler geldi aklıma. 2 ayrı eski erkek arkadaş- sevgili demek istemem onlara, çünkü içimdeki bu sevgiyle karşılaştırdığımda şimdi, günebakan tarlasında, kof bir çekirdek tanesi kadardırlar- aynı şeyi sormuşlardı. nasıl başarıyorsun en son inmeyi diye? çok sevdikleri için mi hemen kavuşmak istiyorlardı yoksa beklemek zorlarına gidecek kadar az mı seviyorlardı bilmiyorum. zaten de umursamıyorum. umursanacak bir tarafları yok, şimdilerde isimleri ağzımda birer sıfat -dünyadaki basitlik ve aptallıkları betimlemede kullandığım.
fakat garip zamanlarda hiç özlem duymadan eskileri hatırlamak değişik bir histir. bazen düşünürüm, acaba ben onların aklına nasıl geliyorum diye. hayır bu işte duygusallık sıfır. sadece merak ederim.
başkalarını ezerek, ayaklarına basarak ilerlemekten nefret eden ben, anlamsız deniz aracından inerken ne diye itip kakayım kimseleri. yol veririm isteyene. önümden geçerken ona bir telaş kondururum, kimi randevusuna geç kalmamaya çalışır, kimi çocuğuna yemek yetiştirmeye. neden bu kadar acele ettiklerini anlamam ama. gündelik işlere ancak, başkalarını inceleyerek katlanır insan, çekilir hale getirir. fakat onlar birbirlerini hiç anlamaya çalışmazlar.
hayatların birbirlerine dokunuşunu severim ben. birinin diğerinin aklından geçmesini.
biri var, iskelede beni beklerken görmek istediğim.
denizotobüsünden inip, hemen -sırf yüzünü değil, elini, saçını görmek istediğim.
fakat eminim onun için bile erken inmem. hatta elimden gelse, en son inen benden de sonra inerim.
beklesin, beklerken düşünsün. hiç garipsemesin yerini, pişmanlığın zerresi geçmesin aklının köşesinden. oradan başka hiçbir yerde olmak istemesin.
o da görmek istesin, en az benim istediğim kadar.
o zaman minik kalbim pırpır atardı.
ve ben adımlarımı daha da ağırdan alırdım,
ona giden yolun keyfine daha çok varabilmek için.

herkes farklılıklarına rağmen aynı,
bir tek o, aynılığımızdan dolayı farklı.
Share/Bookmark

28 Haziran 2009

he loves me as he loved jacob

bugün çok gündelik, çok basit, çok başka bir şey yaparken farkettim;
bu işin neden kursağımda kaldığını.
en son onu ziyarete gitme sebebim; sadece şükranlarımı iletmekti -o maksatla gitmek istemiştim.
fakat kapıdan girip de onunla konuşmaya başladığımda;
evet ilk olarak ona teşekkür ettim, fakat sonra şımardım.
şımarıp dizmeye başladım isteklerimi.
madem bunu yaptı diye düşündüm içimden, o zaman demek ki devam edecek, beni memnun etmeye -ki belki de edecekti. fakat beni o kadar doymaz görünce, pişman oldu galiba. pişman oldu ve vazgeçti bana dair planlarından. ben oradayken, bunu bana hissetirmedi. yanından ayrıldığımda -kendimden ve olacaklardan emindim
fakat ondan edindiğim; burnuma güzel bir fiske oldu.
ve ben kıçüstü oturdum, daha da yükseleceğimi sandığım sırada.

biraz biraz kızsam da burnu büyüklüğüme-çünkü yarı yolda kalmamın tek sebebi buydu- son zamanların yeni hediyesi, güzel bir motto-hayata dair- kısa günün kârı kaldı cebime.
ve şimdi tekrar özür diliyorum, son seferdeki zihin dağınıklığım için, fakat bilmesi lazım ki, bu benim değil, beraberimde gelen arkadaşımın suçuydu.
en kısa zamanda, yanına gelip, zihnimi bütün pisliklerden temizleyip, sadece ona adayacağım -her neyim varsa
birkaç yoğun dakika
ve bu bize yetecek.
ruhum zaten yanında,
ayaklarım ise daha sık uğrayacak.
Share/Bookmark

nakka

mutfaktan ritmik çıtırtılar geliyor, kulağımı kabartıp ne olduğunu anlamaya çalıştım.
camın açık olduğunu bildiğimden çok telaşlanmadım. fakat hala sesin ne olduğunu tam anlayamadığımdan, gündüz olmasına rağmen hafifçe korkarak, mutfağa adım attım.
insan evde yalnızken korkar.
ben insanlardan daha çok korkarım.
sağı solu ürkek bakışlarımla kontrol ederken anladım tedirgin edici sesin nereden geldiğini. sabah pastaneden alınan yavan croissantın kağıdı, camdan esen rüzgarla hışırdıyor.
açık cama biraz daha yaklaştım gayr-ı ihtiyari.
büyük şehirde yaşıyorum ve büyük şehirler güzel kokmazlar.
fakat bu sefer biraz daha koklama isteği duydum
çünkü garip geldi duyduğum burnuma.
biraz daha doldurdum ciğerime havayı. anlayamadım
tatlı baharatlı şekerli hamur,
çiçek,
bal,
o?
kokusu nasıl buralara gelebilir diye düşündüğüm an, anladım rüzgarla croissantı nasıl muzırca işbirliğine ortak ettiğini.
güldüm, arkamı döndüm.
croissantla rüzgar da mutlu, kıkırdamaları çalındı kulağıma
rüzgar muvaffak edasıyla, geldiği gibi çıktı açık camdan, muhtemelen sana haber vermeye dönüyor;
korkup, şaşırıp ve ardından nasıl memnun kaldığımı anlatacak.
Share/Bookmark

22 Haziran 2009

lobotomi

başım ağrıyor.
ışığı kapatıp, perdeyi sonuna kadar çekip, yatağıma giriyorum.
uyursam ağrım geçer, uyursam düşünmem. küçüklüğümden beri en sevdiğim uyku pozisyonu, yatağın sadece 1/10'ni kaplıyorum. alnımı yaslıyorum soğuk duvara, başım yanıyor. soğuk kâr etmiyor.
ayaklarım buz. yorgana sarıp sarmalıyorum, havayla temasını kesersem, ısınır sanıyorum. ama tecrübeyle sabittir, geçmedikçe o çorap o ayağa-ısınmaz.
ısındığı vakitler de olmuştu diyorum. ama o zaman.. Hayır. hayır lütfen hiçbir şey düşünmemek istiyorum. hiçbir şey hiçbir şey hiçbir şey.. kırık plak gibi tekrar ediyorum, melodi katıyorum bir de söylerken, lütfen sadece uyumak istiyorum. bu muhasebe kısmını geçip, direkt uykuya dalamaz mıyım? evet keşke yapmasaydım, keşke o kadar gülmeseydim, keşke anlatmasaydım..
son pişmanlık fayda etmiyor. kapanmıyor zihnim, binlerce devirli alman malı makineler gibi, teklemeden, sürekli..
kalkıp yerimden, satın alırken sırtımı sıvazlayıp, güzel kızım, hep gülsün güzel yüzün deyip, binbir itinayla koluma taktığı bilekliği taksam geri, galiba onu çıkardım diye böyle oldu. ya da anneciğimin kolyesini. artık çok geç.
zayıflığıma imrenen arkadaşlarımı düşünüyorum. keşke benim de fazlalıklarım onlar gibi vücudumun farklı yerlerinde toplanmış olsaydı, ama bu birkaç yüz gramlık şey mahvediyor beni.
onların diyet listeleri var uyacakları ve egzersizleri, yaparlarsa kurtulacakları. fakat ya benim?
vücudumun gizli bölmelerinde çok acil durumlarda kullanılmak üzere biraz enerji saklı olmalı ki, fişek gibi fırladım yerimden.
annemleri uyandırmak istemeden, bir kağıda yazıyorum. birkaç cümle sadece, hiçbir edebi değeri olmayan, prosedür gereği cümleler. altına bir imza. ve katlayıp eşofmanımla karnım arasına yerleştiriyorum, ucu dışarıda kalacak şekilde. görülebilsinler diye.
ve dikiş kutusundan bir yorgan iğnesi alıyorum. küçükken sol elimin 3 parmağını birbirine kırmızı iplikle dikmiştim ama artık kırmızıyı sevmiyorum, tenime uygun bir renk seçip, dudaklarımı sıkı sıkı dikiyorum birbirine. canım yanmıyor hiç, keşke biraz acısa, sadece iğnenin etimi delişi, ilerleyişi ve çıkışını hissediyorum. sonuna da bir kördüğüm. imza gibi.
ağız tamam.
zor zamanlar için ayırdığım başka bir şey daha var ki, o da küçük bir naylon poşette biraz çimento. biraz su ısıtıyorum ve azar azar ekliyorum. harcım, kıvama geliyor. 2 çift farklı modelde teflon kabım var. biri küp biri küre. ben küpü seçiyorum. küp çizmesini öğrendiğim gün, kendimi çok yetenkli sanmıştım fakat hâlâ güzel bir küre çizemiyorum. o yüzden küp.
son defa hissediyorum kaşığı elimde. su ısıtıcısının sapını elliyorum, son defa. ileride yapamayacaklarımı düşünüyorum da; amma çok-ama istediğim bu. harcı kaplara eşit pay ediyorum. ve o arada harç donmadan hemen babamın buzdolabında saklamayı tercih ettiği en kuvvetlisinden japon yapıştırıcısından her göze 2şer damla. hafifçe yanıyor gözlerim ve evet dondu.
parmaklarımı son kez bir gerip, yumruk yapıyorum ardından ve o halde harcın içine koyup bekliyorum. biraz beklemem gerekiyor. donduğuna kanaat getirince, teflon kaptan kolayca çekiyorum ellerimi.
ve şimdi eller de tamam, gözler de.
sokağa çıkıyorum. sabaha karşı hava soğuk, ayaklarım daha da üşüyor, ağlamaya başlıyorum. sadece üşüyen ayaklarıma. göz yaşlarım yol bulamıyor kendilerine ve burnumdan akmaya başlıyorlar, t-shirtümün koluna siliyorum.
hastanede gerzek bir hemşire karşılıyor beni, korkup halimden doktoru çağırıyor.
doktor tatlı, göremiyorum ama tatlı. ve çok üzülüyor sanki halime. üzülme demek istiyorum, ben istiyorum böyle olmasını ama biraz hırıltı çıkıyor, dikili dudaklarımdan. alıyor kağıdı karnımdan. peki diyor madem böyle istedin.
ameliyathaneye götürüyorlar beni.
bu koku, eldivenler, hazırlıklar her şey bana çok tanıdık. fakat bu sefer bayıltmıyorlar. bu ameliyat uyanık yapılıyormuş. acımıyor hiç canım. doktor, şefkatle sarıyor kafamı.
hastanenin en güzel odalarından olduğunu iddia ettiği birine götürüyor. ruhumu okuyor sanki, yatağı pencerenin kenarına çekiyor. gülümseyip, memnuniyetimi göstermek istiyorum fakat hiç pay bırakmadan dikmişim, etlerim geriliyor, gülümseyemiyorum.
biraz burada kalabilir miyim, gitmek istediğim hiçbir yer yok diye geçirirken içimden. bu doktor galiba benim içimi okuyor. istediğin kadar kal. kimse seni rahatsız edemez diyor ve çıkıyor odadan.
hafif oturur vaziyette uzanıyorum yatağa.
başımın ağrısı geçmiş fakat ayaklarım hâlâ soğuk. başarması hayli zor oluyor ama evden çıkmadan cebime sokuşturduğum en çirkin çoraplarımı giyiyorum.
şimdi uyuyabilirim.
ziyaretçi kabul etmiyorum.
Share/Bookmark

21 Haziran 2009

müjdeler veriyorum

yalan söylüyorum
iliğime, kemiğime kadar yalan
bazen adımlarım ağırlaşmaya başlıyor,
karşımızdaki sokaktan yürürken-yoldan kaldırıma çıkamıyorum.
birer beton kütlesine dönmüşler
değil kaldırmak, süremiyorum bile peşimden.
çöküyorum kaldırıma
gülüyorum
gülüp
yeni yalanlar düşünüyorum.

ola ki kendimi bir gün ele verirsem
kolaylık olsun diye size
arkamdan söylenecek tonlarca şarkı bırakıyorum
Share/Bookmark

20 Haziran 2009

"alışılmamışı arzulayan onun kibiriydi -ve- kendisi gerçeğe ait olmadığı halde gerçekle çok ilgiliydi"

bu biraz uzun olacak hissediyorum.
fonda brenda lee, zihnimi toparlamaya çalışıyorum.
daha önce söyledim mi bilemiyorum ama ben onu ilk gördüğüm anda sevmiştim. ortak arkadaşımızın evinde karşılaştığımızda (bundan sonra bahsetmemiz gerekirse ona ahmet diyeceğim), yatağın üstünde oturuyordu, bense hareketli ofis sandalyesinde ve konu oraya nasıl geldi hiç hatırlayamıyorum ama ben gene mızmızlanıyordum herhalde..
bileklerim çok ince dedim, öylesi daha güzel dedi, öyle olduğunu aslında ben de biliyordum, kasten yapmadım ama her halde gayr-ı ihtiyarı bir dürtüyle duymak istediklerimi söylettim ona, ve sonra pantolonumun paçalarını biraz yukarı çekerek gösterdim kışın ortasında bronzluktan eser kalmamış ayak bileklerimi.
"güzel," dedi.
bazen böyle olur. bir paragraf dolusu cümle tek kelimeye sığar ve o karşı karşıya durduğumuz saniyede hissettim, bu işte bir iş olduğunu.
şimdilerde evlendirme programlarında adına elektrik diyorlar fakat elektrik hoş bir şey değil, çarpar ve uzaklaştırır. bu biz yüz yüzeyken ikimizin de arkamızdan kuvvetle gelen okyanus dalgası gibi, sanki itiyor birbirimize doğru fakat mukavemetliyiz, ayaklarımız yere sağlam basıyor-direniyoruz. o da istedi mi bilmiyorum ama ben istedim ki; ortak arkadaş ahmet o anda bir parmak şıklatmamla -keşke ortadan kaybolabilseydi.
zaten ikisini aynı odada gördüğüm anda şaşırmıştım. nasıl ahmet'in arkadaşı olabildiğine, çünkü ahmet salaktı- kimseyi rencide etmek istemem ama o salaktı. belki o da benim için aynı şeyi düşündü-onun yanında ne işi var diye. bilemiyorum ben de- ne işim vardıysa artık? ama fena da olmadı hani, yoksa hiç karşılaşamazdık, bu yüzden ahmete zaman zaman müteşekkir hissederim kendimi.
ona yakıştıramadığım başka kimseler de oluyor, başka hareketler. arkadaşlık sitesi deyince kulağa komik geliyor ama isim vermek huyum değil. işte oradaki bütün resimlerini ezbere biliyorum, kimle nereye gitmiş, nerede neler yapmış. imrenmiyorum hiçbirine, inceliyorum sadece. beraber vakit geçirdiği bazı insanları, başka yerlerden tanıyorum, o zaman da anlamıyorum, çünkü hepsini bilemem ama onların da çoğu salak, tıpkı ahmet gibi.
yanlarında mutlu görünüp, vaktinin çoğunu onlarla geçirdiğine bakıp, sakın bir yanılgıya düşmeyin. ben hiç düşmedim. çünkü bunu sadece ben görebiliyorum -ki bütün o resimlerde, eğlencelerde, içkilerde, yolculuklarda hep bir eksiklik var. yaralı bir durum değil bu, kırgın değil bir şeye. sadece eksik bir şey, puzzle'ın o eksik parçasını kaybetmiş. arıyor. ne kadar gülerse gülsün o resimlerde, neyin eksik olduğunu da bilemiyor,
belki de hayattaki en büyük problemi bu.
işte onu ilk görüp, içimin kaynadığında hissetmiştim, o garip tarafını ve içimin kaynamasının nedeni, içindeki bu bulamadığı huzursuzluğun sesine, eline yansımış olmasıydı. o zamanlar daha kibarlığı elden bırakmamıştı, bu halini o yanıyla dengelemeye çalışıyordu. ve o anda anlamıştım, eksik parçanın bende olduğunu, o daha bilmiyor, söylemedim bunu.
"I just... Thought you looked sad. I like sad men."

sanıyorum ki o zamanlar, yaşı şimdikinden daha genç olduğu için, kafasını bu duruma yoruyordu, bazen hırçınlık yapıyordu bu bünyesinde, kızıyordu önüne gelene, bazen de hafifçe küsüyordu, sonra eve gidip kendini dolabına kitliyordu. ben de küçükken kitlerdim kendimi dolaba, şimdilerdeyse kilitli banyoda iyi hissediyorum kendimi, ayak derim küvette buruşmuş, işte buralara yazdığım hatta yazamadığım saçmalıkta şeyler üşüşüyor beynime, sohbet ediyorum kendimle, bazen onunla; o gün başıma gelenleri anlatıyorum. beni dinlemeyi seviyor çünkü biliyorum.
her neyse bugün konu ben değil o.
ve sonra zamanla iyice büyüdü. baktı böyle ömür geçmez. önünde iki yol var; ya ömür boyu dolaplarda saklanacak ya da koyverecek. o ikincisini seçmiş- bütün bunları ben yokken yapmış, buralarda olsaydım kesinlikle müdahale ederdim. bırakmış aramayı bu işin nedenini. aman demiş neyse ne, sonra da daha çok vermiş kendini, kendine yakışmayan garipliklere ya da hiç doldurulamayacağını sanıp boşluğunu, ümidini kesmiş.
bu tatlı üzüntüsü, kırılganlığı yerini kendine erkekçe bir güvene bırakmış. güven, umursamazlık ve hissiyattan el etek çekme durumu bu. bakmış yakışıklı, kızlar zaten etrafında, birini alıp birini bırakmış, kötü bir maksatla değil, dedim ya aslında içi hep iyi diye o sadece deniyormuş.
denemiş hep, aramış.
ve o kızların bir teki bile anlamamış, yaşadığı bu değişimi-söylememe gerek yok her halde yeni o'nu daha çok sevmişler. benim sevmediğim ne varsa, onlar onu seviyor.
hepsi toplanıp tüm kuvvetleriyle öpseler acaba, benim burada, tam burada, bilgisayarın başında hissettiklerimi-hissettiklerini, hissedebilirler mi?
bence hayır.
bazen düşünüyorum, gidip kapısını çalsam, elimde tek bir puzzle parçası. bir teklifte bulunsam, bu parçaya karşı ben de eski halini istesem ondan, çok zor olmasa gerek, çünkü geri kalanlarına bu haliyle devam edebilir. ona hiç karışmam hatta işime bile gelir.

sesi kadar hassasiyet bekliyorum ondan, dünyaya karşı yaptığı tüm edimlerden. bir kızın bir erkekten hatta bir insanın bir insandan bekleyebileceği en zor şey bu biliyorum. belki korkaklığının ana nedenlerinden biri de bu, başaramayacağını sanıyor- her ne kadar tüm resimlerde burnu havada çıksa da-
fakat bu ne inat ve nasıl bir karşı geliş; Ben öyle olacak diyorsam, tersi nasıl düşünülebilir.
gözlerimde değişik bir yeti, kimsenin göremediği ışığını görebiliyorum- son zamanlarda yaymaktan imtina ettiği ışığını.
kendini aksine inandırmaya çalışsa ve bu konuda aynı yöndeki davranışlarını sürekli ve tutarlı hareketlerle desteklemeye çalışsa da ve siz bunu kabul etseniz, size kabul ettirmiş olsa da beni buna inandıramaz.
o iyi ve sevecen
kibar ve tatlı.
çabuk zedelenen bir tarafı var ve bu kendini bazen üzüntü, bazen de sinir olarak su yüzüne çıkarıyor, bunu biliyorum, o zaten ayrı konu ama benim zaten kavga ettiğimize dair de senaryolarım var.. yumuşak karnını iyi biliyorum, nasıl sakinleştirilir onu da çok iyi biliyorum, nedir asıl duymak istedikleri, onlar sadece benim dimağımda. o yüzden boşuna beklemesin, ne kadar iyi vakit geçirdiğini sansa da başkalarıyla, istediklerini duyamayışı onlardan ve bu yüzden içinde bir şeylerin kırılışı/sinirlenişi, hep böyle eksik kalacağını sanışı bir şeylerin..
o hep beklenilen karşı edimler-cümleler 6 küsur milyarlık dünyada sadece bir yerde saklı.
sihir mi bu ne bilmiyorum. ama sadece bilen benim.

tom waits'ken bu justin halini
içime sindiremiyorum.

brenda lee yerini farjad'a bırakmış. sözler zihnimi dağıtıyor.
Share/Bookmark

18 Haziran 2009

manufactured in the netherlands

hangi zamanda yazmam gerektiğini bilmiyorum. çünkü daha yaşanmadı ama tamı tamına böyle yaşanacak.
nerede buluşalım diyecek, yahudi sermayeli amerikan kahve zincirlerinin evime yakın olanında diyeceğim. çok zamandır orada pek oturmayı tercih etmesem de bunu seçmemim 1-2 nedeni var. ama evime yakın olması bunlardan biri değil. aynı sırada peşpeşe olanlardan en çok onu seviyorum çünkü.
genelde erken hazırlandığım için ya da belki o gün başka bir yerde işim olduğu için erken gideceğim, buluşma saatinden en az bir 20 dakika önce. ve benim her zaman çantamda bir kitap, birkaç defter -farklı boylarda, farklı işlevleri olan- ve birsürü de kalem olur.
kitabımın arasında bir sayfa, daha sonra incilime geçirilmek üzere, sayfa numaraları belli alıntılar.
20 dakikanın ancak 5inde tam bir konsantrasyon sağlayabileceğim. eğer kitap çok sevdiklerimdense aynı bölümleri evde tekrar okumam gerekecek, çünkü aklım onda. nasıl göründüğümü pek fazla umursamıyorum, saçlarım az da olsa yapılmaya çalışılmış, biraz makyaj, üstümde sevdiğim t-shirt de varsa, gerisi çok önemli değil, bunlar yeter kendimi rahat-iyi hissetmeme. karşımdaki çok anormal değilse, geri kalanını ben halledebilirim.
çok uzaktan gördüm geldiğini, minik kalbim çarpmaya başladı. özdenetimimi elde tutmaya çalışırken, görmezlikten geldim. yolunu bekliyormuş gibi gözükmek- fazla olur diye düşündüm. kafamı kitabıma biraz daha eğdim. yanıma ulaşmak için yakınlardaki başka masanın sandalyelerini kenara iterken, kaldırdım kafamı;
gülümsedim.
gülümsedi.
sandığım gibi dişleri güzelmiş. ağzına yakışıyor.
geç mi kaldım gibi bir şeyler geveledi ama çok da dinlemiyordum
ben hep erken gelirim,.. gelirimin son heceleri ağzımda kayboldu,
çünkü bu aralar kafayı bozduğum kişisel gelişim uzmanları diyor ki, onu çok önemsiyormuş gibi göstermeyin.
aman dedim neyse, battı balık yan gider..
bazı zamanlar böyle oluyor, asla hükmedemiyorum ağız kaslarıma, sürekli gülme pozisyonundalar. kahkaha atmak istiyorum, en sevdiğim okul arkadaşımla ki -kendisi minik bir dudu tanesidir güldüğümüz ne kadar zırva varsa aklıma doluşuyor, ciddi şeyler düşünmeye çalışıyorum; adalet partisi, darbeler, XVI. Louis.. olmuyor.. baktım hala oturmuyor, hatta hafifçe kapıya doğru seyirtiyor, içeri girmek için.
dışarıda oturuyoruz biz çünkü, hava güzel ve o sigara içiyor.
içecek bir şeyler alacağım, sen de ister misin diyor.. bu planımı bozacak.
fırlıyorum ayağa, elimde cüzdanım, lütfen otur sen, ben ısmarlamak istiyorum.
pek anlam veremiyor tabii, kapıdan beraber girip, beraber ısmarlarken istediklerimizi, ben ödemeye çalışsam neyse de, bu biraz garip kaçtı.
birkaç kere daha ısrar edince, peki diyor o da kibarlığından kabul ediyor.
kibarlık dediysem kafanızda yanlış bir tahayyüle mahal vermeyeyim,
-o sadece kibar görünenlerden olduğunun iddiasında-bu konuda hemfikir değiliz.-
ve söylüyor ne istediğini..
otomatik kapı açılıp, kasaya doğru ilerlediğimde mutluyum, kahvesini nasıl sevdiğini bilmenin mutluluğu, birazdan hangi şekeri ne kadar kullandığını da öğreneceğim, bir daha unutmamak üzere.
sonra da en sevdiklerimden birinin kafasını şişirken bahsedeceğim, aradan istediği kadar zaman geçmiş olursa olsun; "şu gün şu ay şu yılda, x kahvesini az şekerli içtiğini öğrenmiştim."
ben tarihleri hiç unutmam;
mesela 6 mayıs 2007 bunlardan biri.
insanların küçük alışkanlıklarını seviyorum, bazen onlardan daha çok.
planın 1. aşaması tamamlandı şimdi 2. kısım;
genç barista elinde kalın uçlu asetat kalemi, kendi kadar kibar bir gülümsemeyle adımı sordu;
Franny dedim. el yazısından dolayı baş harfim pek gerçeğine benzemese de, gene de güzel.
ben burada beklerken, biliyorum ki o kitabıma bakacak, ayraç hangi sayfada, kaça gelmişim. içindeki kağıdı da görecek. biraz tereddüt etse de, sayfalardan birine bakıp, sevdiğim cümleyi okuyacak. biraz yalnız kalsın eşyalarımla, el yazımı görsün, defterime göz atsın.
Franny hanım, dediler ve aldım kahvemi-kahvesini, yanına gittim,
verdim, tadına baktı.
sohbet etmeye başladık
hemen değil ama bir süre sonra gördü bardağın üstündeki adımı.
gene gülümsedi
Franny dedi.
adımı seviyormuş
öyle söyledi.
Share/Bookmark

5.de sonuncu

çok sevdiğim bir arkadaşım cep telefonuma mesaj attı; en kötü parmak hangisi diye ve iki seçenek sundu bana;
biri serçe diğeri baş parmak.
ikisi de değil dedim ben de.
serçe, adı bile yeter en kötü olmamak için hem miniktir, hem zarif. en kırılganı aralarında
diğeri de "baş"parmak. o olmasa, elin bir hiç, en fazla sigara içebilirsin, o da sadece tutabilirsin, ne yakabilir ne de silkebilirsin.
bunlar bu iki parmağın neden kötü olmadığına dairdi, kötü olansa; yüzük parmağı.
o da şaşırdı bunu duyduğuna ama öyle.
nedenine gelince;
tek başına var olamayan, hareket edemeyen, maddi değeri olan süse meraklı olmasıdır onu kötü yapan.
tıpkı kafasının içi boş, içini süsleyemediğinden, sadece dışıyla uğraşan, ruhsal eğitimi sıfır -koca bir sıfır- yanında onu yönlendiren ve her türlü ihtiyacını karşılayıp onu var edebilecek bir erkek olmadan bir hiç olan kadınlar gibi.
bunu bilirsiniz, bu beyinsiz yüzük parmağını tek başına hareket ettirebilmek çok zordur, hareket kabiliyeti kısıtlı, yanındaki parmaklara yapışıktır adeta.
ve yüzük ister
hem süs hem statü için
toplumsal baskıları sırtında hissedip, bunun için didinir
ama yıkmak için değil, bunun bir neferi olup en şaşaalı haliyle devam ettirmek için.
en pahalısını edinmektir hayattaki tek amacı.
bazı kültürlerde sırası değişse de; bizde, önce sağda sonra solda.
o yüzüğü taksan bir dert, takmasan başka türlü.
tam da bu sebeplerden dolayı;
kendi kendine var olabilene kadar
ben bu estetik düşkününü 5 çeşit parmağın sonuncusu seçiyorum
Share/Bookmark

16 Haziran 2009

mental retardasyon/onlar ki size asıl yakışanlardır

elimi sürmedim daha bir kişisel gelişim kitabına ama bu özenmedim de demek değil.
isteklerin gerçekleşsin, erkekleri köpek etme sanatı, insan nasıl yönetilir, vs..
özden bu işlere karşı olduğum için, hem ahlaki hem manen ve de edebiyat açısından birer hiç oldukları için, popüler kültürün posası oldukları, milyarlarca insanı aynı kefeye koydukları için- ki zaten okuyanlar da kendilerini o kefeye koymaya meraklılardandır
ben-orada olamam,
nefesim kesilir, boğulurum.
okuyamam.

ama işe yarıyor mu bazılarında
yarıyor ve onlar bana çekici mi geliyor?
o, onlardan iyice hatmetmiş mi?
bu kitapları okuyunca böyle mi olunuyor,
hep kontrollü hep cool
gösterip vermemek mi öğretiliyor? verme ki elindekini bir şey sansınlar.
çünkü sen de dahil herkes biliyor ki;
elindeki basit
elindeki özelliksiz
ama ah bu insanoğlu
görmeyince ve de edinemeyince
ne tatlı sanıyor kendinde olmayanı.

raflarda bir tane gözüme kestirdim,
kitaplığıma hiç yakışmayacak-gerekirse okuduktan sonra yakacağım
ama bir tane alacağım.
bileceğim ama gene de uygulamayacağım.
uygulamayacağım ama anlayacağım;
basit ilişkilerini nasıl yürüttüklerini.
çünkü ben hislerimi kontrol etmeyi sevmem- ucuz numaralarla kimseyi etkilemeyi de.
önce hisseder sonra da isterim
bol bol söylerim
seven buyurur gelir
sevmeyeneyse istanbul sokaklarını gösteriyorum; akın sokaklara
oralarda istediklerinizi bulursunuz;
kokoloji uzmanı
ağzı açık ayran budalaları
onlar kaslı kollarınıza daha çok yakışacaktır.
Share/Bookmark

13 Haziran 2009

"so i dub thee unforgiven"

sırtıma ihtimam gösteririm ve gösterirler. en az başkaları kadar iyi bilir bunu ve normalde gereken ilgiyi eksik etmez-di.
elin 7 yabancısı bile elimden alırken ağır paketleri, taşımayayım diye, onun bu yaptığı...
hâlâ inanamıyorum.
"Oysa ben, birbirimizden hiç ayrılmayacağımıza dair bir anlaşma yaptık sanmıştım."
zımni bir anlaşma, binlerce yıllık bir teamüldür bu, aksi yönde hareket edilemez ki.
söz verdik sanmıştım, söz verdi, bu mutlak güven demekti. ve ben arkamda durduğuna inanmıştım. kendimi geriye doğru bırakınca, tutacak-tı, ben irili ufaklı taş/kaya parçalarına düşmeden.
boşlukta süzülür gibi, gözlerimi yumup, bıraktım kendimi.
tek hissettiğim kesik bir acı, omurgamda kısa bir yanma. bu kadar.
sonra ne elimi oynatabildim, ne ayağımı. o anda anladım, omuriliğimin paramparça olduğunu ve herkesin malumudur; omurilik felcinin geri dönüşü yoktur. ve pek tabii ben buna değil de, beni tutmamış olmamasına inandıramıyordum kendimi.
sonra, elimi tutup, yaralarımı sarmaya başladılar. tam o anda, kimseye belli etmeden, dışını yiyip, içindeki oyuncağı çoktan yapmış olduğum sürpriz yumurtanın turuncu plastik kutusuna alıp bir yaramı koydum. kutunun ağzını sıkıca kapadım ki, hava almasın. hava almasın ki, ne daha fazla çürüsün ne de iyileşsin. olduğu gibi kalsın, kalsın ki çoğu zaman sözlerime itaat etmeyen yumruk büyüklüğündeki uzvuma durup durup hatırlatabileyim-onun bize yaptıklarını. beynim bu minik itaatsizi nasıl tehdit etmiş bilmem ama son zamanlarda bu konuda onu iyi dinliyor. plastik yumurtayı alıp safra kesemle, pankreasım arasında bir boşluğa yerleştirdim. ve izin verdim beni iyileştirmelerine.
mucize inananındır ve ben kalktım ayağa, yaklaşık 2 senemi aldı.

ve şimdi hiç utanmadan, hiç mi hiç sıkılmadan, ona güvenmemi bekliyor benden, onu sevdiğime inandığı için güvenebileceğimi de sanıyor.
fakat ben onu affedemem. bu gerçeği bilmesi lazım.
sevmek ayrı ama
affetmek apayrı.
boğaz köprüsüne çıkıp, parmaklıkların öte tarafına geçip-etrafı kameralar, psikoloji eğitimi almış polislerle dolsa ve o polisler seslense; Atlama oğlum! bak Franny de geldi, hem affetmiş seni, öyle değil mi Franny deseler.
üzülürüm haline, tam unutmuşken her şeyi, karın boşluğumda hissederim 2 yıl önce koyduğum yumurtayı, içinde yaram. hatırlarım.
evet, derim, affettim-çoktan diye de eklerim sonuna, sen kendini iyi hisset diye.
ama sen o zaman bile inanma bana,
affettim desem bile
affetmem
içim elvermez
affedemem.
Share/Bookmark

7 Haziran 2009

ne sana ne bana, suyuna çorba yaptığımız tavuğa yazık

canının çorba istediğini söyleyip, benden rica etti, ona en sevdiği mercimek çorbasından pişirmemi.
neden benden istediğini pek anlamadım. yapacak tonla başka işim olmasına rağmen, gene de zevkle kabul ettim.
kollarımı sıvayıp, giriştim işe.
en özenli halimle hazırladım her şeyi. gören bunu bir ayin, bir tapınma sanabilirdi- sevdiklerimi memnun etmeyi çok severim. bunu bilen bilir.
çorba olmaya yakınken, seslendim ismini içeri doğru;
......
Hadi gel, hazır.
Adı ağzıma çok yakışıyor.
Geldiiim dedi, o da. başka bir işe daldığı sesinden belliydi. umursamadım ama bu durumu.
kalbim tatlı tatlı çarpmaya başladı;
az sonra buraya gelecek diye.
en sevdiğim kaselere dizerken, mis gibi kokan çorbayı; Hadiii dedim.
Sesim sevecen, sesim ümitliydi. Gerçi buna ümit demek yanlış olabilir, çünkü ümidi zaten olmayacağını sandığımız bir şey için besleriz-ben aksini aklıma bile getirmemiştim ki.
Tamam dedi o da tekrar.
o sesi kim duysa, geleceğinden emin olurdu.
yani bu sefer ben abartmıyorum.
gelecek sandım,
hem de bir an bile şüpheye düşmeden.
Çünkü biz küçükken de böyleydi, anneni ne kadar bağırtırsan bağırt, en sonunda giderdin ve annen de biraz söylendikten sonra, gene severdi seni.
ben de gene sevecektim.
bekledim.
gelmedi.
kalan bulaşıkları yıkadım
baharat kavanozlarını yeniden düzenledim
gelmedi.
çağırmadım daha da.
ne tek başıma oturup içmeye ne de mercimek çorbasına ondan daha çok bayılıp, müteşekkir olabileceklere vermeye gönlüm razı olmadı.
kızıp dökemedim de.
soğudu
katılaştı
ben ona genelde kızmam
sadece anlayamam
anlayamadım
beni neden sürekli kandırmak istediğini
anlayamadım
Share/Bookmark

6 Haziran 2009

i find no peace and all my war is done

Share/Bookmark

4 Haziran 2009

alaim-i sema

başıma ne geliyorsa, deniz otobüsünde geliyor.
tenha bir saate denk geldiğim için, cam kenarına oturdum. maksadım; kimseye yer vermeden- kalkıp/oturma sıkıntısı çekmeden, camdan sakince dışarı bakıp, kulağımda müziğim, son günlerin heyecan verici gelişmelerinin hayalini kurmaktı.
beni tanıyan herkes iyi bilir, gökyüzünün nimetlerini çok severim, hele de güzelliğini bize nadiren bahşeden gökkuşağını.
o kadar ki, benzin istasyonunun yanına konuşlanmış ilkokulumda, yola dökülmüş benzinin, güneşin altında garip bir şekilde renkten renge dönüşünü bile o sanırdım, sadece bana göründüğüne inanırken-kendimi hep özel hissederdim. beraberce lastik atladığımız arkadaşlarıma tek kelime söylemeden hissederdim hepsini, korkardım zira; onlar da görebiliyorsa eğer diye..
işte dün de böyle oldu.
kafamı hafifçe sola çevirdiğimde, denizin üstünde bizimle/benimle beraber gelen bir gökkuşağı gördüm. otobüsle beraber gelen telgraf teli-otoban çizgisi gibi.
normalde asla yapmayacağım realist bir hareketle, deniz otobüsünün tepesine bakmaya çalıştım, bir şeyden mi yansıyor diye. ilk hatam buydu-varlığından şüphe etmek. ilk buna darıldığını sonradan anladım. fakat hayır! benim için gelmiş, bana eşlik ediyordu.
böyle şeyler çok kırılgan olur, çok alıngan.
şüpheden hiç hoşlanmazlar-şüphe, naifliklerinin en büyük katilidir.
tıpkı alex ve aimee gibi.
fakat ben bir an boş bulunup sürekli açık, ana iktidar partisinin aleni propagandasını yapan, çirkin seslerin geldiği televizyona verdim ilgimi. sandığınızdan çok daha kısaydı.
geri döndüğümde ise çoktan gitmişti.
muhtemelen beni cezalandırdı.
kim bilir, onu daha çok sevdiğini sandığı başka birine yollandı tüm edasıyla, güzel yüzünü göstermek için.
hâlâ öğrenememiş olmalı ki,
kimse
fakat hiç kimse, onu, benim sevdiğimden
daha çok,
benim sevdiğimden
daha güzel
sevemez.
bunu farkettiğinde bana geri dönecek.
ve benim sevgim "diğerleri"ninki gibi olmadığndan;
onu en tatlı en içten gülümsememle
kabul edeceğim.
sonra isterse tekrar gitsin.
Nasıl olsa, yeri benim yanım.
O, bunu çok iyi biliyor.

Sanki onunla doğmuşum gibi doğal olarak avucuma yuvalanmış. Dengesi ve teması kusursuz. Birkaç saniye düşündükten sonra, artık benim olduğuna karar verdim.

Share/Bookmark

30 Mayıs 2009

sen onlara benzeme

"Ne yazık ki bu dokunaklı gezegenin başka yerlerinde olduğu gibi burada da anahtar sözcük taklit, en yüksek hedef de prestij. Genel durum hakkında tasalanmak bana düşmez, ama ben de çelikten yapılmış değilim sonuşta. Bu muhteşem, sağlıklı, bazen kaydadeğer ölçüde yakışıklı olan çocukların pek azı olgunlaşacak. Yürek dağlayan görüşüm odur ki, çoğu yalnızca ihtiyarlayacak. İnsan yüreğinin tahammül edebileceği bir manzara mıdır bu?"
J.D.S


tam karşımda
kürsüde resmin orijinali-ki zaten o da düşüncenin kötü bir taklidi.
ve taklidin bozuk taklitleri
perdede, ekranda, elimdeki kitapta, yanımdaki ukala kadının elindeki kitapta ve onun yanındakinin ve onun yanındakinin ve binlerce insanın evinde-kiminin çoktan çöpünde, kiminin kütüphanesinde.
ve ben değil resminin orijinalini, dimağdaki en saf en temiz halini istiyorum senin.
bu yüzdendir bedeninle mutlu olamayışım
ve tam da bu yüzdendir sevgimin bu denli temiz ve bu denli derin oluşu.
üzülüyorum, senin herkesin birbirinden az farkla sahip olduğu deri ve ete bürünmüş olduğunu görünce.
güzelliğin ziyan oluyor.
Share/Bookmark

satıyorum. sat-tım.

durmuş, karşıdan beni izliyor. doğuştan gelen bir hakkı teklifsizce yerine getirir gibi, bana bakıyor. bakışlarını, gözlerimin birleştiği kıvrımda, pembe rujlu dudaklarımda, açık boynumda hissediyorum.
kime bakıyor? ben kimim? kim beni ne görüyorsa, ben o muyum? yoksa ben benim de, onlar mı beni farklı görüyor. ah yoksa ben mi ilk bakışta onların ne istediklerini biliyorum da, beklentilerine göre cebimden bir kimlik çıkarıp, hiç zorlanmadan ona bürünüyorum. zira, baktığını sandığı ben değilim-bunu çok iyi biliyorum.
gülüyor, neye güldüğünü bilmeden. kime baktığını bilmediğine göre-neye güldüğünü bilmemesi de çok doğal.
ne yapmalıyım ona hiç bilmiyorum.
tek dozluklar rafına mı kaldırmalı, yoksa, nadiren bahşettiğim ilgimden bir nebze de olsa göstermeli miyim?
aslında bunu kendi belirleyecek. bu lanet genel geçer kuralı kim koydu bilmiyorum ama konuşan kaybedecek.
kazanacağını zannediyor. ve işte Fark burada devreye giriyor. Onlar/kimse bilmiyor ki ben "kaybetmeyi" seviyorum. tavlayı bilerek kaybettiğim gibi. onlar her kazandıklarında, ben günün olumluları hanesine en havalılarından bir tic daha atıyorum.
hakkımda ne düşündüğünü iyi biliyorum.
ve ağzımın içini ısırıyorum
gül-ümse-memek için.
Share/Bookmark

14 Mayıs 2009

us-lanmam

herkesin sevdiği büyük, gösterişli mağazalardan ziyade, ben genelde köşede bucakta kalmış, kuru kalabalığın habersiz olduğu/haberli olsa dahi uğramaktan pek hazzetmeyeceği yerleri severim.
şu ana kadar hiç keşfetmediğim birinin önünden geçerken, dükkandan çıkan iki kızın, aldıkları üzerine hararetli konuşmaları, beni ister istemez içeri soktu.
güzel şeyler satıyorsunuz her halde dedim, havam yerindeyken, yabancı insanlara takındığım kibar/kentli/sevimli genç kadın surat ifademle. evet dedi orta yaşlı adam, sizin gibi küçük hanımların bu aralar pek severek aldığı-piyasada geldiği an tükenen son moda "şey"lerden de getirdik. Ben onlardan pek sevmem dedim adama kendimi tutamayıp ekledim de; en çok okunan gazetenin posta olduğu, kimsenin elini güzel bir kitaba değdirmediği, yollarının güzel bir film veya sergiden geçmediği bu insanların sevdiği şeyleri maalesef ki sevemiyorum. gülümsedi adamcağız, beni kibirli bulmakla kalmayıp üstüne üstlük boşboğaz olarak da gördüğünü hissettim. kendimi hafifçe toparlayıp, evet bakalım neymiş, gençkızların son gözdesi. doğrular dedi adam, o kadar hızla satıyoruz ki, bugün yeni bir parti daha getirdim, hatta çok şanslısınız, istediğiniz konuda seçebilirsiniz-genelde ne kalmışsa onunla yetiniyor bunları alanlar. hem bunlara da hayır diyemezsiniz sanırım, herkes sever doğruları.
ama benim gözüm hemen tezgahın yanındaki soluk kutuya takıldı, bunlar nedir dedim. onlar da yanlışlar, bizim densiz çırak almış. aldığımız günden beri orada duruyor. e kim bakar suratına, dura dura soldular hem de. isteyeni çıksa neredeyse üstüne para vereceğim ama..
son kelimelerini duyamamıştım bile, gözbebeklerim parlamıştı, o güzelim yanlışları görünce, birini bırakıp birini aldım. çok severim yanlış yapmasını, hem de bile bile yapılınca daha tatlı oluyorlar. kim ne yapsın doğruları. herkes birbirinin üstüne basmaya çalışırken, ucuz, piyasaya düşmüş doğrularıyla uğraşa dursun, ben bu güneşte solmuş, tozlanmış yanlışları çok sevmiştim. çantamdaki ıslak mendille bir güzel tozunu da aldıktan sonra, her şey tam istediğim gibi olabilirdi. ben bunları alıyorum dedim adama, hepsini. hem de bedava istemiyorum. ederi neyse vereceğim. iki kere bedel ödemek daha büyük zevk verecek bana.
o anda canım annem geldi aklıma, o bayılır doğrulara.. anneme de birkaç tane en güzelinden doğru paketlerseniz çok sevinirim dedim.
dükkan sahibine iyi kazançlar dileyip, hızlıca evimin yolunu tuttum. anneme doğruları verip, odama kapanıp, saçtım yanlışlarımı yatağın üstüne.
yeni alınan bir çift ayakkabıya sarfedilen tüm ihtimamı, belki de daha fazlasını gösteriyorum onlara.
tek tek inceleyip, heyecanlanıyorum.
önce hangisinden başlamalı diye..

Share/Bookmark

12 Mayıs 2009

"o, aramızda görünmez, soğuk bir duvar bulundurmasını biliyor."

bu, bir çeşit tılsım.
etrafında dokunulmaz bir hare var.
ışıklı gecelerde, ayın etrafında olandan.
her ne kadar bu tarafından bakıldığında, diğer tarafı görünse de, elimi değdirmeye çalıştıkça muvaffak olamıyorum. halbuki tezgahtar, bana onu hiçbir nedenden olmasa da sadece bu parlak ışığı yüzünden almam gerektiğini söylemişti. ben tezgahtarlara tasviri mümkün olmayan garip bir itimat duyarım. fakat ışığın bu nevi bir işlevi olduğunu bilmiyordum. bilsem ışıksız bir tane edinirdim.
edinir miydim?
işime pek yaramasa da, onu ne bir ikinci el dükkanına satıyorum, ne de doğumgününde ne hediye edeceğimi bilmediğim ve hediye seçmenin külfet geldiği birine hediye ediyorum.
itiraf edemesem de galiba korkuyorum.
dost sohbetlerinde kıskançlığı yerden yere vursam da, gene de en iptidai güdülerimle bu inatçı ışık halkasının herkese işlememesini ümit ediyorum gizli gizli.
Share/Bookmark

10 Mayıs 2009

gideceğimi bile bile, iyileştirmeye çalışıyor beni.

Gece gözlerimi kapatıp, öyle kazımaya çalıştığımda hatlarını beynime, demiştim ki sana; şayet bir gün gözüm kapalı ya da görmezken ayırt edebilmem gerekirse seni, onlarcasının arasından, sevgime yaraşır bir hız ve kararlılıkla bilmem gerekir, kirpiğine tek bir dudak temasıyla, onun sen olduğunu. sen de zaten bilebileceğimi söylemiştin; sevgimden emin olman, sevginden emin olmamdan hep daha memnun etmiştir beni.
..gözlerim zaten kördü, sesimle bulurdum yolumu. sonra neden bilmem, sesimi aldın elimden. öylece salıverdin ortalığa. neyin kini bu hala da anlamam.
çarparken duvarlara, canımın acısından çok -aldığın sesime üzülüyordum. çünkü biriktirdiğim, güzel cümlelerim vardı, daha söylenmemiş; "dilediğim gibi konuşmama izin verirseniz; o zaman, Aşk'ın kendisi dile gelmiş sanacaksınız."diyecektim, tam hayal ettiğim yerde,hayal ettiğim şekilde.
gürültünün geldiği yere yöneldim, yaklaştıkça ayırt etmeye başladım neye benzediklerini; ah etmeler, iniltiler, çaresiz teselliler. en son duymak istediklerimdi bunlar. seninkilere çok uzak.
biri geldi sonra, şakağımdan yüzüme akan kanları temizledi. şaşkın halimi anlar, gün görmüş/acıya doymuş bir halde alıştırmaya çalıştı.
ellerimi tuttu, ellerini yokladım. tırnaklarını yememiş. garipsedim. önce bir şaşırtmaca sanıp, bekledim. öpmesi gereken yeri de öpmeyince, tüm inancım kırıldı, sen olduğuna dair.
kabalık etmek istemeden ama engelleyemediğim bir hırçınlıkla; Beni burada öylece bırakmaz, birazdan gelir, tutar elimden, yenmiş tırnaklarını hissederim parmak uçlarımda. öpeceği yerden öper ve devam ederiz yolumuza-dedim içimden. gene de çok kıyamadım ona, belli onun da dokunulmaması gereken yerlerine dokunup, ağlatmışlar evvelce. gene de kızdım-sen değil diye.
duyurmadı bana ama, gözünden anladım,peki nedir bu halin.. deyişini.
şimdilerde gideceğimi bile bile iyileştirmeye çalışıyor beni.
bense onu üzmeden, oyalamaya çalışıyorum kendimi. arada kanayan yaralarımdan akıp kuruyanlarla fal bakıyorum sana.
Share/Bookmark

7 Mayıs 2009

küpeştede

sonunda onu neden bu kadar çok sevdiğimi buldum.
çünkü bir gemiye benziyor. güzel, büyük, beyaz bir gemi.
o koca haliyle suyun üstüne akıl almaz şekilde salındığı için değil. hayır bunun için değil.
onu sadece kör gözler bu yüzden sevebilir. ben içinde onlarca gizli odası olduğu için seviyorum onu.
dışardan bakıldığında dümdüz ve kabakıyım işlenmiş intibası uyandırdığı halde, içi ev gibi olduğu için. denize açılan pencereleri, şaşırtıcı yolları, her zaman keşfedilecek geçitleri olduğu için seviyorum.
göğsümü gere gere anlatabildiğim için; hiç göründüğü gibi değil diye başlıyorum cümleme, ondan bahsederken, içindeki cevherleri saymaya çalışıyorum, kırık dökük cümlelerimle. onu, sokakta görenlerden bir farkım olduğu için mutlu addediyorum kendimi, zira ben onlardan farklı bir şeyler biliyorum.

ben diğerlerini değil, onu gülümsetmek istiyorum
ben onları değil, seni..

benimleyken her işinin rast gideceğini,
taş sandığı yolların, yürünmesi en kolay toprağa dönüşeceğini,


bilmiyor.
Share/Bookmark

2 Mayıs 2009

o kadar candansın ki,görenler mürai sanıyor

kemal, füsun'a bir kere bile "Beni seviyor musun?" diye sormuyor/soramıyor.
Karşısındakinin hislerinden daima mütereddit olmanın verdiği acizlik/kendine güvensizlikle sen de ona hiç soramadın, onun seni sevip sevmediğini.
o yüzden imren ve şaşkınlıkla bakıyorsun, sevgililerinin kendilerini ne kadar çok sevdiğinden dem vuran insanları görünce.
fakat bunun yerine çokça söyledin. kendine hiç ket vurmadan-nasıl olsa boldu yüreğinde- söylemekle eskimez/bitmezdi. kimbilir dillendikçe çoğalırdı belki de.
sen, onu, 'sevildiklerinden emin olanlar'dan farklı bir şekilde seviyorsun. onlar sevilmek sen sevmek istiyorsun. bu yüzden boşuna imrenme onlara.
istiyorsun ki, sevdiğin en rahat senin yanında olsun. bilsin ki en çok orada seviliyor, başka hiç kimse yüreğini ona bu denli sonuna kadar açmamış. ismin aklında huzur ve rahatlıkla beraber anılsın.
gene de nasıl oluyor şaşıyorsun. bazen şüpheyle yaklaşıyor söylediklerine.
hala inanamıyor içten ve riyasız olduğuna.
Share/Bookmark

25 Nisan 2009

güneş alçalıyor batıda

"Soon my Angel came again
I was arm'd, he came in vain"
bilmem hiç öylesini gördün mü ama saniye ibresi tık tık diye değil de, dümdüz ilerleyen saatlerde zaman daha hızlı akıyormuş gibi gelir insana.
işte benim zamanım da öyle akmaya başladı. saatli bomba gibi ama arta kalan ne kadar bilmiyorum, hissedebildiğim az. zaman sona erdiğinde kahve fincanının tabağı kırılacak. minik parçaları halıda bulabilecek kadar şanslı olmayacaksın-yapışmayacak.
yüreğim gene de el vermedi, uyarmak istedim seni.
hala açıp açıp kapatıyorsan, bir daha açtığında tereddüt etme.
zira bu son şansın.
süre dolduğunda geçen yaz bit pazarında bulduğum en kalın orta çağ zırhımı giyineceğim.
Share/Bookmark

10 Nisan 2009

"şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu"

güneş dediğimiz şeyin her sene yenisi gelir. ondan bir senesi, bir diğerini tutmaz.
kış başı doğarlar, kendiliğinden ayakta durmayı başarabildiklerinde artık bahar gelmek üzeredir. güneş ailesinin önde gelenleri; ışık saçmanın ipuçlarını verir aralarına katılan yeni minik üyeye. deneye yanıla öğrenir o da. bu sebepten bahar hep şaşırtır. kah güzel güzel ısınır, kah donarız; şımarık, buluğ çağındaki bir kız gibi.
yazın gücünün farkına varır, olanca varlığıyla ışır.
sonbaharda artık olgunlaşmıştır. vaktinin daraldığını, gücünün kısıtlı olduğunu bilir. gençliğine güvenmenin ne büyük bir hata olduğunu anlayıp hayıflanır. son bir kez tüm takatini toplayıp gösterir güzel yüzünü, sonra da solar gider; yerine yenilerini yetiştirmek üzere.
üzülmemek lazım; dünyanın düzeni bu.
işte bu gücünü üstümüzde deneyerek öğrenmeye çalışan güneşin, o gün parlayası gelmiş.
yalnız kalmayı çok severim, gün içinde, belirli zaman dilimlerinde bunu becerebildiğim için genelde toplum içinde geçirmem gereken sürede pek de zorsunmam ama o gün çok istedim, güneşle yalnız kalabilmeyi.
arkadaşım kahve almaya içeri seyirtince, uzunca bir kuyruk olmasını umdum. son zamanların en sevdiğim şarkısı kulağımda, gözlerimi yumdum tatlı bahar ışığına doğru. tam kararındaydı, gözlerimi acıtmadan ama orada olduğunu belli edecek kadar.. tam tadında..
ve;
"bugün aklıma
yazısız ve çizgisiz
bir resim geldi,
Ve benim, birdenbire
yüzünü değil,
gözünü değil,
senin sesini göresim geldi"

Share/Bookmark

it's not you, it's me

atıyorum paramı içine, geri veriyor şakır şakır. deniyorum tekrar, kabul etmiyor bir türlü. geri çekiliyorum, gözlemlemek için; başkaları hiç zorlanmadan ediniyorlar istediklerini. hatta bazen fazla para üstü ya da ederinden fazla bir şey bile bağışladığı oluyor kendinden, sıradaki şanslıya. benim paramı kabul etmiyor.
başta sanıyorum ki, param eski-sahte-geçersiz; gidip değiştiriyorum.
fakat ne mümkün, olmayınca olmuyor.
o kadar da güzeldi ki, diğerlerinden çok başka. istediğimi ötekilerden alabileceğimi bile bile elim varmıyor onlara.
kıskanıyorum biraz, biraz üzülüyorum.
avcumun içi nemlenmiş, elimde demir kokusu. paralarımın nesi olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Share/Bookmark

5 Nisan 2009

tadilat dolayısıyla kapalıyız

"Gözüme altın bir damla gibi akan
yıldızın ışığı,
ilkönce
boşlukta
deldiği zaman karanlığı,
toprakta göğe bakan
bir tek göz bile yoktu...
Yıldızlar ihtiyardılar
toprak çocuktu.
Yıldızlar bizden uzaktır
ama ne kadar uzak
ne kadar uzak...
Yıldızların arasında toprağımız ufaktır
ama ne kadar ufak
ne kadar ufak...
Ve Asya ki
toprakta beşte birdir.
Ve Asya'da
bir memlekettir Hindistan,
Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,
Benerci Kalküta'da bir insan...
Ve ben
haber veriyorum ki, size:
Hindistan'ın
Kalküta şehrinde bir insanın
yolu üstünde durdular.
Yürüyen bir insanı
zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil, aldırmıyorum...

Bilmiş olun ki, benim için
daha hayret verici
daha kudretli
daha esrarlı ve kocamandır:
yolu üstünde durulan
zincire vurulan
İ N S A N . . ."


geç bir aydınlanma, bir nevi ruhsal arınma,
franny'nin kafayı bozduğu dua gibi dile dolandı.
hayattaki öncelikler-dengeler değişti;
iç huzur ve de insani bir huzursuzluk
tam olması gerektiği gibi, olması gerektiği miktarda.

yüreğim eskisinden geniş
Share/Bookmark

29 Mart 2009

"now come and meet me on the sunny road"

6 mart
arkadaşım masadan kalkar kalkmaz, bu mevsimde pek rastlanmayacak derecede şiddetli bir güneş çıktı.
tam sırtımdan doğru saçtı ışıklarını ama yanlış anlamaya mahal vermek istemem; tüm yeryüzüne değil, sadece benim masama ve masada tek olduğum düşünülürse sadece bana.
sırtım-kulaklarım tatlı tatlı ısındı.
ben seni hep gece daha çok severdim ama farkettim ki, güne de çok yakışıyorsun.
Share/Bookmark

24 Mart 2009

üfledikçe insansın||strindberg-kazancakis

"Oyunlarımdaki karakterler medeniyetin geçmişteki ve bugünkü aşamalarından, kitaplardan ve gazetelerden alınma insanlık parçalarının bileşimidir; tıpkı insan ruhu gibi pırtı ve çaputtan dokunmuştur."

"İnsanın ruhu sırf çamurdur; işlenmiş, hala kabakıyım doğranmış becerilere sahip yontulmamış bir çamurdur ve temiz, sağlam olan hiçbir şeyi farkedemez; eğer yapabilseydi bunu; bu ayrılış ne kadar başka olurdu!"

ve

"İnsanoğlunun yüreği kurttan bir yumaktır. Bu yumağa da üfle Efendimiz, üfle de hepsini birer kelebek yap."

efendilerden medet ummayı bırakıp, dönüp biraz yüreklerinize üfleyin siz de.
Share/Bookmark

17 Mart 2009

sakla samanı gelir zamanı

bugün deniz otobüsünden inerken-mini asma köprüden, dolgu iskeleye adımımı attığım lahzada vazgeçmiş bulundum. bütün hücrelerimde hissettim bu vazgeçişi. sanıldığının aksine bugün hiç de mutsuz değildim. değildim çünkü uyanmak üzereyken rüyamda kendimi;kucağımda dev bir ördekle gördüm. ve rüyasında rüya analizi yapabilen bir insan olarak, bunu hayra yordum.
evet, mutsuz değildim-sonrasında da mutsuz olmadım.
eve döndükten bir süre sonra, artık yapmam gereken gündelik işlerimi halledip, kafa gezdireceğim dakikalara girmişken, eskileri sakladığım kutuya bir göz attım. tam olarak amacım ne yöndeydi hiç bilmiyorum ama şöyle bir tahminde bulunmam gerekirse; galiba tatlı-sevecen bir şeyler bulmayı planlamıştım. ama maalesef aradıklarımdan pek kalmamış, her halde uzun zaman zarfı boyunca ben, nadiren bağışladığın en tatlı gülümsemelerini-birkaç sevgi sözcüğünü bozdurup bozdurup harcamışım. elimde umarsız, hoyrat birkaç söz öbeği kalmış. tekrar tekrar baktım. zira mütehassısı olduğum alan; satır araları ve noktalama işaretleridir. sevgisini aleni gösterme meylinde olmayanların bile en içten yakınlıklarını buralarda anlarım. 2. bir maalesef ama onlardan da pek kalmamış.
çoraplarımıza ve diş fırçalarımıza da bakacaktım ama zaman kaybı olacağı düşüncesiyle, kapadım kutuyu, virgülde kendini ele vermemiş içtenlik, kendini baklava desenli bir çorapta asla gösteremezdi.
kahvemi yapmak üzere mutfağa yollanırken, tekrar sorguladım kendimi ama yok hayır müsrif bir insan değilim ben.
çok zorda kalmış olmasam, bozdurmazdım onları.
Share/Bookmark

13 Mart 2009

dört mevsim

sabaha karşı beni uyandırdı, yanıma gelmek istiyormuş, buyur dedim.
biraz sohbet ettik. uyumamız lazım, dedim. geç oldu birkaç saat sonra uyanıp-evden çıkacağız.
zor uyanırım ben dedi. uyanıdırabilirim, dedim.
uyudu. ben uyanık kaldım.
zamanı geldiği halde ben hala karar veremezken, insan en güzel hangi müzikle uyandırılır diye; aklıma küçükken arı taklidi yapıp salonda fır döndüğüm "bahar" geldi.
çaldım.
gözlerini tatlı tatlı kırpıştırdı. gülümsedi.
bu kadar kolay uyandı. hiç huysuzluk etmeden. sevecenlikle.
sonrasında anlatılacak bir şey yok. birer otobüse binip, farklı istikametlere ayrıldık.
şimdi beni düşünüp, onu aramamı bekliyor.
arayacağım. o bunu hakediyor.
Share/Bookmark

orman-cadı-üvey anne

"-Dinlemiyorum!
+Hayır! Dinleyeceksin! Öyle bir dinleyeceksin ki!
-Duymadım!
+Duydun!
-İstersen sor, duymadım!
+Yarın duymuş olma bakalım!"

bu okuyup okuyup gülmek içindi.
okuyup okuyup şaşırmak içinse;

*"güneş vurdu ve çiçekler kuşa dönüştü."
ya da
*"evet beyler! bugünkü oturumu açıyorum. konumuz: aşk!"
Share/Bookmark

9 Mart 2009

bakmayı bıraktım-tam oraya, masanın üzerine

değişik bir kızdı-diğerlerinden hayli değişik. bizi terk edip gittiğini parkelerin gıcırtısından anladım. bu sefer ciddiydi galiba.
rujla yazsa sığmayacağına kanaat getirmiş ki, arkadaşımın bizde unuttuğu bordo dudak kalemiyle girişteki aynaya şunları yazmış;

'hep o kitaplar, filmler yüzünden. içinden geldiği gibi davranınca mutlu olan insanlar, daha geç kalmamışken, kaçırmamışken talihi yakalamaya çalışanlar.
acaba gerçek hayatı "farklı" addedenler mi haklı?
onun için mi böyle yaptıkça kendine dolanan benim?
fazla hisseden bu kalbe sahip olmak mı lanetim?
dünyada az sayıda mı varız biz peki? Neslimiz tükenmek üzere mi? onlardan biri mi ancak mutlu edecek beni?
kafamdaki zırvaların, günlük hayatımı bu denli etkilemesi benim suçum mu? karşı koyabilir miyim?
Eğer bunu becerebilirsem, o zaman o böceklere de karşı koyabilirim.
ufacık şeylerden medet ummak zorunda kalmadan, gerçek somutluklarla mutlu olabilmek.
gerçek hayatta.
ama artık dur demenin vakti geldi
her şeye; saçımı kestirmemekle başlıyorum.
devamı çorap söküğü gibi gelecek.
inanıyorum. '
Share/Bookmark

7 Mart 2009

nazım-epikuros= 2250 yıl ve yeni yetme 'de Botton'

"yandığımı
el-âleme belli etmeden yanamam!
Dostlar
'Olmaz!' demeyin,
'Olmaz!' demeyin boşuna.
Sapından kopacak armut
değil bu
armut değil bu,
yaralı olsa da düşmez dalından;
bu yürek
bu yürek benzemez serçe kuşuna
serçe kuşuna!
"



"Eğer kimse bizim varolduğumuzu görmüyorsa varolamayız; söylediklerimizi kimse
anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı yok demektir."

Share/Bookmark

5 Mart 2009

glüh-birne

bu Almanların işine akıl ermiyor doğrusu.
siz siz olun ama siyaseten doğrucu olmayın bence. gelişmekte olan falan değil, düpedüz geri kalmış ama pek mutlu sosyalist ülkenin birinde bir armut ailesi varmış. Fakat aile olmaları bile, aralarında zihnen bir birlik sağlamalarına yetmiyormuş. biliriz bunu, birçok ailede olur, değişik fraksiyonlara, farklı ideolojilere mütemayil fertler--(bkz. sessiz ev)
ailenin ufağı, en minik armut, ki kendisi çoktan buluğa ermiştir-yetinemiyormuş haliyle, hakir görüyormuş ailesini, armutluklarıyla yetindikleri için. Ah bu küçük kardeşler!
Armut ağabey, armut olmanın güzelliklerini anlatıyormuş ona.. "dünyanın belli bir düzeni var, biz de aralarından en tatlılarıyla muvazzafız. insanlar bizi seviyor, canları çekiyor, alıyorlar, yiyorlar.. arada yolumuzun bir kısmı kanalizasyondan geçse de gene sonunda geldiğimiz yere Toprak Ana'ya dönüyoruz. üzerimizde çiçekler açıyor. aşıklar sevdikleriyle beraber üzerimize uzanmak için hayaller kuruyorlar. bununla mutlu olmalısın"
ama maalesef; na to kafa, na to mermer.. mutlu olamamış armut kardeş.
ne yapıp ne edip, bir şekilde Almanya'ya ulaşmış. düzenli, temiz Almanya sokaklarında şaşkın şaşkın dolaşırken mutluymuş; medeniyet bu demiş. her şey dakik, her şey ölçülü.
fakat biliriz ki, istedikleri kadar ülkenin yerlileri gibi giyinsinler; turistler tek bir bakışla ele verirler yabancılıklarını. armut da bunu fazlasıyla belli etmiş ki, ülkenin ileri gelen sanayicilerinden birinin çalışanı pek de zorlanmadan kandırıvermiş armutcuğu. tutup kolundan götürmüş fabrikaya.
gözleri kamaşmış bizimkinin devasa canavarlar gibi gürültüyle işleyen makineleri görünce.
öyle bir katakulliye getirmişler ki, gözünü açtığında süpermarketin ampul reyonunda yerini çoktan almışmış. hem de ne acınası bir hal; özelliksiz 60 Watt bir ampul.
haber memlekete tez varmış.
kıyamamış ağabeyi, kurtarmak için küçük kardeşi basmış parayı, almış uçak biletini.--lütfen azımasamayın-o para 1 armut ailesinin ortalama 6 ayda kazandıkları meblağa eş değermiş.
nefes nefese ulaştığında markete, evde patlayan ampullerinin yerine yenisini takmak icin son anda temizlik bölümünden yollarını değiştiren, vasat bir çift olan M. Ailesinin babası H., vasat bir seçimle 60 Wattlık ampulu çoktan kavramış.
Bağırsa da "duuuur!" diye ağabey-armut, sesleri insanlarla aynı frekansta olmadığından-zaten Almanca bile değil, duysa dahi nasıl anlasın H.- pek tesir etmemiş eski armut yeni ampulun hazin sonuna; her ne kadar kapitalist hırslarının yerini çoktan pişmanlığa bırakmış olsa da..
kısa hayatını, hiç umulmadık bir anda patlayana kadar B.str no.11'de geçirecekmiş.

müteessir okurlarımız için çok da mutlu olmasa da farklı bir son daha var.
daha fazla bilgi için lütfen müdüriyete başvurunuz.
sevgiler

Share/Bookmark

sorma neden

dünyanın en mutlu dakikaları bunlar.
Share/Bookmark

4 Mart 2009

"blossoms dress for his sake" - 4. cemre

kavanozdaki haplar azaldıkça günden güne daha çok arttı umudum bahara.
ne kadar soğusa da hava biliyorum; sonuncusunu da içtiğimde, rengahenk çiçekler açacak toprakta, kalbimde çoktan yeşermişlere yarenlik edebilmek için.
koca bir kış daha geçti.
bu son kış.
bir dahaki ne bu kadar soğuk olacak ne de bu kadar uzun.
bir daha hiç kış olmayacak.
olursa sıcak, olursa da hep beraber.
masmavi gökyüzünde güzel beyaz bulutlar.
sırtüstü uzanıp, beraber izleyeceğiz.
seninkilerin rengi de şekli de farklı olabilir.
nasıl istersen sevgilim.
istersen süzülmesinler bile havada,
yanımızda gelsinler, biz nereye gidersek
Share/Bookmark

2 Mart 2009

danem hanım & ali

işte böyle diye bitirdi, geçen gece sevgilisinin ona "yaptıkları"nın özetini. durup elindeki peçeteyle oynadı, başı önde. kaçamak bir bakış gözüme sonra.
ona, -tanıdığım bir kadının aciz bir sahnesini anlattıktan sonra iyice çekinir oldu; 'Ne dersin bundan sonra ne olacak, sence arar mı?' gibi en yakınlarımıza belki onlarca kez sorduğumuz - cevabını aslında çok iyi bildiğimiz ama garip bir saçmalıkla hep zıddını duymak istediğimiz umarsız sorular sormaktan.
kendini daha da kötü hissetmesin diye; Ne düşündüğümü bilmek ister misin? dedim. neredeyse vahşi bir istekle onları duymak istediğini biliyordum fakat ne yazık ki cevap istediği türden değildi:

Bunlar hep "yeteri kadar" sevmemekten kaynaklanıyor dedim.
şayet onu yeteri kadar seviyorsan yani daha çok ya da çok, ağzından çıkanlar sana sıkıntı vermez. hatta kulağını daha çok yaslardın ona, biraz daha duyabilmek için o ahenkli seslerden. çok da anlamlı olmalarını beklemezdin; ondan çıkması yeter hatta artardı bile. seslerin geldiği yolu severdin. ses tellerini.
ses telleri hakkında gerekli/gereksiz bilgiler edinirdin. sırf onun güzel vücuduna dair daha çok şey bilebilmek için.
işte bunlar hep yeteri kadar sevmemekten kaynaklanıyor.
az sevmekten.
hiç
sevmemekten.
Share/Bookmark